Bir ekonomi ya da herhangi bir sistem, bünyesi zayıfsa ve bir hamleyle vurulup kazanç elde edilebilir görünüyorsa, saldırıya açıktır. Saldırması caziptir, onu affetmezler. Spekülasyon için de manipülasyon için de iştah açıcıdır. 

Amma bir ekonomi “Yetişin dostlar, manipüle edildim… Kaynağı belirsiz bir cisim yaklaştı, yaklaşıyor” diye feveran ediyorsa bu aczin ilanıdır. Ekonomi yönetimi denilen şey, ülkenin her türlü manipülasyona karşı korunmasını ayrıca da “hanileri” ve bilhassa “karanlık güçleri” defetmeyi sağlamak demektir. Dünya sıfıra yakın oranlarla borçlanırken her yıl yüzde 6-7 üzerinden bol keseden milyarlarca dolar faiz ödedikten sonra elde kalan son kuruşu da elin uyanıklarına kaptırmaya ekonomi yönetimi denmez. 

Esasen işler her kötüye gittiğinde yükselen feryadın inananı da olmaz ya. 

Maksat, “O kadar harika bir ekonomiyiz ki bize manipülasyon yapılıyor” tafrasıyla başka tabii. Meyveli ağacı taşlarlar hesabı. Bakarsın birilerinin aklına da yatar. Sonuçta maske değil ki görmek gereksin; virüs gibi bir şey! 

Tekrarlamakta fayda var mı bilmem ama Türkiye ekonomisi yüksek dış kaynakla ayakta durmaktadır. Yani, şimdilerde 2009 seviyelerine gerilemiş olsa da kişi başına milli gelirimizi bu haliyle korumak için bile dışarıdan para bulmak mecburiyetimiz vardır. Toplamda 430 milyarı Dolar’ı aşan ve her yıl da ana parasıyla faiziyle 170-175 milyar dolar civarında bağlanan borç paketimiz bunun eseridir. Ödemesi büyük derttir. Bir de devletin iç borcu vardır (Geçen yıl 840 milyar TL) ama varsayımsal olarak bu para bir şekilde ödeneceği için o kadar dert edilmez. 

Türkiye’ye dış borcun yüzde 75’lik kısmını Avrupa merkezli fonlar tedarik ederler. Geri kalan kısmın yarısını ABD, gerisini de dünyanın geri kalan ülkeleri veya o ülkelerin fonları. Yani, inşaatlar, yollar, köprüler, havaalanları, hastaneler ve okulları yapmak veya salgın döneminde 54 ülkeye tıbbı yardım göndermek için ihtiyacımız olan parayı Hans ve Corç’a borçlanıyoruz. Bir başka ifadeyle “lüküs hayat” biraz kendi çabamızla ama daha çok el kesesinden fonlanıyor. 

Borçlanmak yanlış değildir, hatta gereklidir ve akıllı yönetilirse büyüme için fırsattır. Ayrıca bizim dış borcumuz, parayı bazı yanlış alanlara yatırmamıza hala AB kriterlerinin altındadır. Ancak maharet, uzun vadeli ve ucuz yani kaliteli borçlanabilmektir. Dünya sıfır veya çeyrek puanla borç verecek yer ararken, dolara 6-7 puan faiz ödememektir. Üstüne üstlük bu kadar pahalıya aldığın parayı betona, gösterişe değil katma değerli ve rekabet edici sektörlere yönlendirebilmektir. 

Yani borç konusunda iki küçük kusurumuz vardır: Pahalı borçlanıyoruz ve o parayı borcumuzu (cari açık) kapatacak sektörlere değil yine borç gerektiren yerlere harcıyoruz. 

Niye pahalı borçlanıyoruz? Çünkü demokrasimiz gerileme dönemindedir ve hukuk sistemimiz güven vermiyor. Böyle olunca ucuz para gelmiyor, pahalı olanı da naz yapıyor. İstekleri bitmek bitmiyor. Şeffaflık, öngörülebilirlik, kurallı ekonomi, hesap verebilirlik hatta güvenilir istatistikler… 

Şimdi ise dehşet içinde öğreniyoruz ki o kadar paraları var ama gözleri hala doymuyor. Doları 7’yi geçmiş, Sterlini 9’u bulmuş ama yine de durmuyorlar. Mübarek günde üşenmeden üç-beş kuruşumuza manipülasyon yapıyorlar. Güzelim ekonomiyi durduk yerde sıkıntıya sokuyorlar. İnsanın en çok da ağırına bu gidiyor!

  • Abone ol