Modern veya eski olsun, bütün toplumların bünyesindeki gizli hastalıklar bir fırsatta nüksetmeye meyillidir.

İşler yolunda giderken ama bilhassa kötüleştiğinde hastalık bir yolla ortaya çıkar. Amerika gibi ırkçılığın her bahaneyi fırsata çevirdiği ülkelerde de mesela Almanya gibi yakın zamana kadar Nazi sembollerinin ima yoluyla dahi gösterilemezken şimdi ortalığa saçıldığı ülkeler de aynı dertten muzdariptir. Kötülük, kötü fikirler, yıkıcı semboller ve parmak sallayan öfke toplumların içinden çıkmaya meyillidir. 

Ortak tecrübeyi tehdit eden, makulü hedef alan marjinalizmin merkeze yürüyüşü tahmin edilenden daha sessiz ve sabırlı olur. Küçümsenen, değersiz görünen fikirlerin geniş kitleleri kuşattığını gördüğünüzde şaşarsınız. Ne zaman oldu bu? Ne kadar çabuk!

Düne kadar bir daha ayağa kalkamayacağına bahis oynanan yükselen aşırı sağ, ırkçılık ve otokrasi bugün dünyanın ana fikri haline böyle sessizce geldi. Bu çağda, bu zenginlikte, bu teknolojide hele bu küresel kuşatmada oksijensiz kalacağı varsayılan akımlar yeniden tarih sahnesine çıkıyor. Toplumlar aralarından kötücül liderleri bulup başa getiriyor, onlar da bütün gerilimleri kaşıyarak, gerilimi kışkırtarak önce yönettikleri ülkeyi sonra da elbirliğiyle dünyayı yaşanmaz hale getiriyorlar. 

Irkçılık, din ve mezhep ayrışması, öteki olana nefret, şişirilmiş milli duygular, hamaset, öfke ve güç kullanma eğilim bu sayede yayılıyor. Hatta yayıldı ve çok yerde iktidarı ele geçirdi. Sadece Çin ve Rusya gibi korku imparatorluklarında değil, ABD, Hindistan, Macaristan, Polonya, Brezilya’da da... Dermanı bulunmayan hastalık, demokraside de otokraside de aynı hızla yayılıyor. İleri demokrasilerde; Almanya ve Fransa’nın merkezinde güçleniyor. Hatta İngiltere ve Avusturya’da iktidarın bir yüzünü temsil ediyor. En olmayacak zannedilen İsveç ve Norveç gibi sakin yerlerde bile gür sesler çıkarabiliyor. 

İnsanlığın gelişimine, sahip olduğu büyük tecrübeye ve en nihayet sürmekte olduğumuz dijital çağa yaraşmayan bir geri dönüş tablosu… 
O kadar ki düşünce ve fikir dünyası artık yılgın ve salgın sonrasında dünyanın daha otokrat olacağını ve bireysel hakların gerileyeceğini şimdiden kabul etti bile. Kötülük, lümpenlik, hamaset ve popülizm dünyası pes ettirmek üzere…  

Peki final öyle mi olacak?

Hayır. Makul, mantıklı, demokrat dünya kaybetmeyecek çünkü ırkçı, ayrımcı ve ötekileştirici fikirler cazibeli olsa da toplumların yol boyunca sırtlayabileceği yükler değildir. Sloganları coşkulu ama cümleleri zayıftır, tekrara düştükçe sıkıcı hale gelir, usandırır. Ülkeleri ve dünyayı geliştiremezler, aksine felaketlere yol açarlar. Gelecekleri yoktur… 

Kazanamayacaklar ama dünyanın kritik yerlerinde hüküm süren lümpen iktidarlar hem ülkelerine hem de çevrelerine büyük zarar verecekler. Toplumlarda ortaya çıkardıkları hastalıkların tedavisi kolay olmayacak ve hasarlar kalacak. Hepsinden önemlisi de onlar işbaşına gelene kadar ayıp, yanlış, yasak, ahlaksız sayılan birçok politik davranış biçiminin yeniden o hale gelmesi zaman alacak. 

Bazen, iki kere ikinin dört ettiğini tekrarlamak kadar sıkıcı olsa doğruyu ısrarla dile getirmek gerekiyor. Kötü olanın kötü olduğunu söylemek; ırkçılığın, milli duyguları körüklemenin, hamasetin tehlikeli olduğunu, farklılıklara saygının ve empatinin zaruret olduğunu anlatmak toplumlarda ortaya çıkmayı bekleyen ve çıkmış olan hastalıkların tek çaresidir. 

  • Abone ol