Bir ülkenin adı yasaklarla anılır hale gelmişse işin tadı kaçmış, kaçıyor demektir. Yasaklı olmak, yasaklamak, yasaklanabilir olmak sadece ülkeyi yahut devleti değil toplumu da ilzam eder. O yasakların mağduru bizatihi toplum olsa da…

Neticede insanlar bir araya gelmiş bir sistem kurmuş, devlet olmuş ve o devlet de yasaklarla anılır olmuş. Kimin bundan hoşnut olduğu, kimin olmadığı; kimin yasakçı olduğu kimin olmadığı talidir, hesabını ancak tarih tutar. Bugün ise yasakların ülkesi olmak, toplam kalite ve değer kaybına mahkumiyet vardır. Biliyoruz böyle olanları ve hiç iyi anmıyoruz. 

Mesela sosyal medyaya kişilik hakları açısından düzenleme getirmemek bir eksikliktir ama buradan yola çıkarak kısıtlama planlamak, kelimenin tam anlamıyla yasak demektir. Yapacağınız şeyin adını kısıtlama ve yasaklama kelimeleriyle tarif ettiğinizde tamamen böyledir. Zaten, ülkede sadece iktidarı rahatsız eden sosyal medya mesajları senelerdir fiilen soruşturma, tutuklama ve mahkeme konusu haline gelmişken üzerine bu istikameti göstermenin maksadı bellidir. 

Avukatların en temel mesleki hakları konusunda tamamen barışçıl yollarla kendilerini ifade edebilme haklarının engellenmesi, anayasal güvence altına alınmış gösteri ve protesto hakkının hukuk insanlarından esirgenmesi de yasaktır. Evvela önlerine barikat kurulması, ardından da bulundukları şehirde gösterilerin yasaklanmasının adı başka ne olabilir? Avukatlar 15 gün sokağı göremeyecek, o arada Meclis kanunu çıkaracak, iş bitecek, hesap kapanacak… Gösteri ve yürüyüş hakkı lazım olan günde, lazım olan anda kullanılamıyorsa sözde bir haktır. Tıpkı birkaç hafta önce sesini duyurmak için Edirne’den yürüyüşe niyetlenen HDP’nin gideceği her şehirde gösteri ve yürüyüşlerin yasaklanması gibi… 

Üniversitenin sudan bahanelerle kapatılması bir başka yasakçılıktır. Yasaklama, kısıtlama, alan bırakmama, nefes aldırmama… Bir sene öncesine dönelim… Kazanılmış bir seçimi tanımayıp yeniden yaptırmak da öyleydi. Hak edeni hak sahibine vermemek, liyakatı layık olandan esirgemek, hakka hukuka karşı kanun yazmak yasakçılıktır. 

Gelin görün ki yasaklayana keyif verse de iştah açsa da yasakçılık faydasızdır. Türkiye için bilhassa böyledir. Yasaklayarak, akla hayale gelmeyen yollarla farklı fikre, farklı düşünceye mani çıkararak gidilecek bir yer yoktur. Eğer mesele sadece güçlü ve korkulan iktidar olmak değilse… Aynı zamanda insanların huzuru, hürriyeti, refahı, geleceklerinin garantisi ve dünyada başları dik yürümeleri önemliyse yasağın faydası olmaz, zararı olur. Bırakalım bunları da biz bize yetelim, küçük olalım bizim olalım diyorsanız, karşıtlarınızı iyice boşverip yandaşlarınızın tahammül sınırına kadar bildiğinizi yapmakta mahsur yoktur.

Bugün olan da bundan başka bir şey değildir. Ülkenin bir kısmı bir başka kısmının gözü önünde ve sözümona onların menfaatleri icabı yasaklanıp, kısıtlanıp mahrum bırakılmaktadır. Ne bilindik ve işe yaramaz bir hikaye oysa… 

Acaba 28 Şubat’ı yaşayanlar, rollerin değiştiği bu sahneyi tebessümle mi, acı tebessümle mi izliyor? 

Bağırış, çağırış yahut protesto değil. Düşenin elinden tutmayı geçtim, o da değil. Sadece, yasağa, baskıya bakıp hayıflanabilen, iç geçiren acı bir tebessüm…

Ne hazin ki haktan, hukuktan, hele vicdandan bahis açıldığında bir acı tebessüme dahi muhtacız bugün…

  • Abone ol