Tecrübemize, bilgimize ve serbest piyasanın rotasına göre yüksek faizin iyi bir şey olmadığında hemfikiriz.

Paranın maliyetinin artması, faizin yükselmesi zaten ekonomide kötü gidişin işaretidir. Paraya ihtiyaç duyan yatırımcı için de bireysel talep için de yüksek faizli krediye mecbur kalmak can havliyle tedarik ve sonrası için belirsizlik demektir. Türkiye bu kaotik hali geçmişte çok kez yaşamıştır. Yakın geçmişte ve bugün de şartların zorlamasıyla aynı problem neredeyse kronikleşmiştir. Özellikle inşaat ve enerji sektörünün ağır kredi ve faiz yükünün ekonomi üzerindeki yorucu etkisinden bir türlü kurtulamıyoruz. Yaşanmakta olan krizin önemli bir parçası bu alanda stoklanan ve bazıları birden fazla yapılandırılan borç stokundan gelmektedir. Dahasını bilemiyoruz çünkü şu sıralarda kapalı ekonomi kuralları işliyor.

Buna rağmen, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tek başına ve ısrarla sahiplendiği “Faiz düşerse enflasyon düşer” teorisinin geçersiz kaldığını biliyoruz.

Merkez Bankası’nın politika faizi yüzde 8,25’tir. Piyasaya yaptığı 167 milyar liralık son fonlamanın faizi ise daha düşük seviyede 7,58’den uygulandı. Biz yine de 8,25’i baz alalım. Faizi istenilen miktarda düşürmedikleri için iki Merkez Bankası Başkanı görevinden olmuş ve bazı bakanlar ile ekonomi bürokratları bu suçlamayla siyasi tasfiyeye maruz kalmıştı. Yakın zamana kadar sık sık duyulan “faiz lobisi ve lobinin adamları” bahsini ve buradan üretilen komplo teorilerini hatırlayalım. Hepsi “Faiz düşerse enflasyon da düşer” iddiasına kurban edilmişti. 

Bugün faiz 8,25 düzeyinde yıllık enflasyon ise yüzde 12,6… Üstelik dünyada pek çok ülkede neredeyse enflasyon diye bir şey yok. Ayrıca bizde resmi rakam 12,6 ama gerçek oranın ve bilhassa gıda enflasyonunun kaç olduğunu ve nerede duracağını bilmiyoruz, kestiremiyoruz da… 

Dolayısıyla, bugün faizle gerçek enflasyon arasındaki makası ölçebilmek mümkün değildir. Teori, buna rağmen geçerli olamıyor. Faizi manuel yöntemlerle düşürüyoruz ama enflasyonu o düşürdüğümüz faizin altına indiremiyoruz. Kulağa hoş gelen güzel bir teori piyasanın ve ekonominin gerçekleri karşısında bir türlü ispatlanamıyor. İspatlanamaz da çünkü enflasyonu oluşturan faktörlerin başında neredeyse her alanda ithalata ve dövize bağımlılık geliyor.

Enflasyona yol açan unsurlarla mücadeleyi es geçip faizde kuraldışı zorlamalar yapmak da ayrıca enflasyona yol açıyor. Türk Lirası güvenilir liman olarak gördüğü dövize kaçıyor; kaçınca da kur nerelere yükseliyor, malum.  

Bilemediğimiz ve ölçemediğimiz bir husus da piyasa gerçeklerine karşı zorlamayla alınan kararların ekonomiye maliyetidir. Zorlamanın bir maliyeti olmalı… Miktarını bilemesek de o maliyet; iç ve dış kaynaklı yatırımların daralması, yüksek işsizlik ve dünya sıfırla borçlanırken bizim yüzde 7-8’le döviz tedarikine mecbur kalışımız olabilir. 

Asıl problem şu ki gerçeklerle yüzleşmediğimiz her gün maliyet artmaya devam edecek. 

Şeffaflık, öngörülebilirlik ve hukuki zemin gibi değerler epeyidir sistemden dışlandı ama artık kulak verilse iyi olur. Başka yolu yok… Sadece yüksek teknoloji ürünleri üretip ihraç ederek, devletteki israfı bitirerek, ülkeye yeniden güven kazandırıp yatırım ve sermaye çekerek yol alabileceğiz. Şartlar yerine gelirse enflasyon doğal olarak düşmeye başlayacak ve üstelik enflasyon düşük görünsün, döviz patlamasın diye sistemi zorlamak zorunda kalmayacağız. 

Kurallar işlediğinde enflasyon düşerken faiz de ona eşlik edip düşecek. Ama bilelim ki asla bir mucize olmayacak. Her şeyi doğru yapsak bile bir sabah kalktığımızda ortalık parıldamayacak… Sahici bir ekonomi ortamı oluştuğunda üretim gücümüz, eğitim seviyemiz, toplam kapasitemiz neyi mümkün kılıyorsa, tabelaya da o yansıyacak. 

  • Abone ol