Son gelişmeler de gösterdi ki Kovid-19 salgınıyla yüzleşmeye geri dönmemiz gerekiyor.

Oldu, bitti, geçti hallettik gibi kolay yollara çıkmayan bir problemle karşı karşıya olduğumuzu görmek zorundayız. En baştan söylediğimizi hatırlatalım. Salgınla iyi mücadele etmek demek, bu tehlikeyi hayatımızdan çıkarmak demektir. Bunu başaran ve gerçekten normalleşen ülkeler var. Biz ise hâlâ normalleşiyor gibi yapanlardanız… Oysa gerçekte yaşanan adı konulmamış, utangaç bir sürü bağışıklığından başka bir şey değildir. 

Salgının ilk ayağında yaşanan şoku anlayışla karşılamak mümkün ancak üzerinden 6 ay geçtikten sonra daha hazırlıklı ve ne yapacağımızı biliyor halde olmak gerekirdi, öyle değiliz. Okulları tam olarak açamadığımız gibi okul öncesi eğitimden üniversiteye kadar 26 milyon öğrencinin muhtemelen yarısına eskisi gibi eğitim veremeyeceğiz. Milli Eğitim Bakanı’nın açıkladığı model belirsizliklerle dolu ve kendisinin de ne olacağını bilmediği kanaati uyandırıyor. Yeterince hazırlık yapılmadığı için, geride kalan 6 ay iyi değerlendirilmediği için böyle olması da normal. Salgın olduğuna göre birtakım eksiklikler de anlayışla karşılanmalı ama nasıl olsa ortam yatışır, hastalık sıcakta zayıflar gibi bir duyguyla hareket etmenin kabul edilir yanı olamaz. O gün geldi çattı ve olmadığı görüldü.

Kabul edilemez bir nokta da sürekli olarak toplumu, sokağı, tatilciyi, otobüsteki, dolmuştaki insanları suçlamaktır. Sonuçta, insanlara sokağa çıkmayı, hayata atılmayı, tatile gitmeyi, hayata dönmeyi tavsiye eden hükümet oldu. Üç aydan çok -65 yaş üzeri daha uzun süre- hükümetin talimatıyla evlere kapanan insanlar, yine hükümetin işaretiyle normalleşmeye başladı. Ekonominin çarkları dönmek zorunda, turizm hareketlenmek zorunda, mesai yapılmak zorunda… Suçlu kim? Üstelik istisnalar olsa da toplum maske kullanma kuralına ve sosyal mesafeye çok büyük ölçüde uyuyor. 

Şubat-Mart döneminde en avantajlı ülke olarak başlayıp hâlâ kaygı liginde olmamız büyük kayıptır. Daha iyi yönetmemiz, daha gerçekçi ve bilimsel yöntemler uygulamamız gerekirdi. Hükümet bunu bir süre yaptı, sonra vazgeçti.

Türkiye’nin salgınla iyi mücadele etmesinin tek ölçüsünü, hastanelerin ve yoğun bakım ünitelerinin yeterli olmasıyla sınırlandırmak yanlıştı. Salgınla iyi ve profesyonel mücadele etmek demek en erken normale dönmek demektir. O ligde çok gerideyiz. Öyle olduğumuz için de hâlâ birçok turist ülkesinin ambargosu altındayız. Dahası içeride sorunumuz azalmıyor, artıyor. Sadece hasta sayısının yükselişi değil, havaların soğumasıyla birlikte oluşacak tabloya yönelik tahminler de iyi görünmüyor. Biz ise bütün yükü Sağlık Bakanı’nın sırtına yükledik gidiyoruz. 

Zaman geçtikçe sert önlemler almak zorlaşır... Toplumu, işlerin yolunda gittiğine inandırmak da öyle. Şimdiden alametleri belirdi; bir süre sonar bütün rakamlar, bütün bilgiler sorgulanır hale gelir. Bizdeki ve dünyadaki salgın ritmi gösteriyor ki yeni bir mücadele vizyonuna ihtiyacımız var. En başta da normalleşmeyi gerçekten toplumu eskisi gibi normal bir hayat duygusundan uzaklaştırıp, sorunun hâlâ büyük olduğunu ve mart, nisan, mayıs, haziranda neyle karşı karşıyaysak hâlâ onunla mücadele etmekte olduğumuzu anlatmak gerekiyor. Normalleşme ekonomik bir zaruretti, o kadar. Sokağa dönmüş olsak da salgın evde olduğumuz dönemden farklı değildir. Toplumun hiç olmazsa buna ‘yeniden’ ikna edilmesi gerekiyor. 

  • Abone ol