Bugün iştahla konuştuğumuz her şeyden daha önemli ve değişmez bir deprem gündemimiz var.

Değişmeyen sadece deprem değil, böylesine önemli ve can yakıcı bir olaya karşı tedbir almak, uyarıları görmek, telaşlanmak; yani, aklı başında bir ülkeye yakışanı yapmak bahsinde de alışkanlığımız değişmiyor. İhmalkâr, kayıtsız ve asla gerçekle yüzleşmez bir sessizlikle ayları, yılları geçiriyoruz.

Deprem İstanbul’a belki yakında, belki çok yakında geçek; bundan kimsenin şüphesi yok. Belki, 600 bin binanın dayanıksız 400 bini hasar alacak ve belki en az 75 bini içindekilerle birlikte yerle bir olacak. Kimileri, depremin şiddetine bağlı olarak binaların yüzde 70’ini risk altında görüyor. Kaç kişinin muhtemel bir deremde ölebileceğine dair tahminleri buraya yazmak ise ürkütücü… Sadece İstanbul’un değil, ülkenin nasıl bir ekonomik ve stratejik risk altına gireceğini de… 

Uyanmamak, önlem almamak, gerekeni yapmamak genel karakterimiz oldu. 18 senede milyarlarca doları inşaata, betona gömüp yine de kentsel dönüşümü yapamayan, insanlarını dayanıklı evlerde oturtamayan bir ülke olur mu? Peki, bu yetmezmiş gibi yine şantiye kurup deprem gelecek şehre önce kanal açan bir ülke olur mu? Biz o ülkeyiz işte. 

Zaman akıp geçti, fırsatlar eridi, para bitti hâlâ cılız seslerle kentsel dönüşümü mırıldanıyoruz. Bugün, büyük depremin 21’inci yıldönümünde yine o cılız ve artık inananı kalmayan vaatleri duyarız. İktidar bir suçlu, kendisinin ve ailesini küçük bir sarsıntıda yıkılacak evlerde oturtmaya devam eden, biraz rant için dönüşüme direnenler bir suçlu. Ama, iktidar, iktidarlar masaya yumruğunu vursaydı, elde para ve imkan varken planlamayı dönüşüm odaklı yapsaydı bugün depremi korkuyla bekliyor olmazdık. Kimse de “Hani bana rant?” diye çocuklarını korku altında bekletmezdi. 

Bu bir jeoloji ikazı ya da deprem uzmanlığı yazısı değildir. O işin uzmanları söylemesi gerekin söyledi, üzerlerine düşeni yaptı. Daha nasıl açık söylenebilir? 

Sözüm, “Biz nasıl bir milletiz?” sorusuna cevaptır. Büyük, asil, kudretli, ferasetli vs… Öyle mi acaba? Bu kadar yakın ve yıkıcı bir tehlike karşısında başını kuma gömen, yaklaşan belayı umursamayan, “Devlet yapmıyorsa ben yapayım, imkanım yoksa da devleti zorlayayım” demeyen bir millet kendisiyle övünürken biraz düşünmelidir. Geçelim büyük lafları, tumturaklı sıfatları da biraz silkinmelidir.  

Şu sözler, senelerdir çırpınıp duran ama sözünü dinletemeyen deprem hocası Prof. Naci Görür’e ait:

“Minimum 7.2 şiddetinde deprem bekliyoruz. Ama 1766’daki gibi, 3 ay arayla Marmara’nın tamamı kırılabilir. İşte bu en kötü senaryo... Artı-eksi 10-15 sene veriyoruz. İşin son demlerindeyiz. Halkın ‘Biz depremde ölmek istemiyoruz’ demesi lazım. Talep olmazsa siyasetçi de depremi gündemine almıyor.” 

Türkiye, ihmal ve kayıtsızlık yüzünden çok alanda değer kaybediyor, kalitesini düşürüyor. Dünya liginde bütün toplumsal normlar listesinde baş aşağı gidiyoruz. Toplam kalitemiz eriyor ve izliyoruz. Öngörüsüzlük yüzünden kaybettiklerimiz tamam ama hiç olmazsa öngörülebilen, neredeyse tarih verilen bir felakete karşı millet ve devlet olduğumuzu gösterelim. Hiç olmazsa insan hayatını önemseyelim ki millet de devlet de yaşasın.

  • Abone ol