Türkiye’nin önümüzdeki döneme dair yapması gereken, yapılmadığı takdirde ekonomiden dış politikaya, eğitimden sosyal hayat kalitesine kadar her alanda eksilmeye devam edeceği işleri vardır.

Belli başlı olanları hariç, tamamı saymakla bitmeyebilir ve birçoğu da ancak kollar sıvandığında anlaşılabilir. Çünkü, sadece bir ülkeyi ileri götürebilecek standart hedeflerden değil aynı zamanda onarım ve tamir faaliyetinden de bahsediyoruz. Hepsinin birbiriyle yakından ilgili olduğu gerçeğini de ıskalamadan. 

Sözgelimi, kriz içinde bulunduğumuz ekonomide çıkış yolunu bulmak gibi… İktisadi ve mali kurumlarının üzerine çöken tozu temizlemekle başlayıp, bu kurumlara liyakat sahibi kişileri getirmek, Merkez Bankası’na bağımsızlığını iade etmek, rakamların güvenilirliğini sağlamak, şeffaf olmak; en başta da üreten bir ekonomi için karar vermek ve tabii bu yönde kaynak temin etmek şarttır. Kaynak deyince, mevcut borç stokunu yönetip parayı ucuzlatmak ve artık kamu kaynaklarını kişisel tercihler için israf etmemek gerekir. Kişisel tercih deyince de bu kez dar kadro ve tek başına karar vermek alışkanlığından vazgeçmeyi göze almak zarureti ortaya çıkacak. Ve elbette bütün bu paketi anlamlı ve inandırıcı kılabilmek için de ülkenin herkes tarafından gücen duyulan bir hukuk sistemi inşa etmek gerekecek. Tabiatıyla bu da iktidarın yargı sistemi üzerindeki kudretinden gönüllü feragati gibi bir fedakarlık isteyecek. 

Özetlersek, liyakat, şeffaflık, ortak akıl, hukuk ve rasyonalite prensiplerinden oluşan mükemmel bir paketten söz ediyoruz. İşe yarayacağı kesin olmakla birlikte gelin görün ki yeterli değildir. Aynı zamanda bu sisteme eşlik eden iyi bir eğitim sistemi ve o sistemin iyi olması için de slogan değil bilim, merak ve araştırma duygusuna sahip bir eğitim felsefesine ihtiyaç vardır. Slogan ve hamaseti sadece eğitimden değil sosyal hayattan ve sokaktan da uzaklaştırmak şart olacak. 

Peki, nasıl? Elbette, siyasetin diline de akıl ve gerçekliğin hükmetmesiyle… Buradan da hamasetin en fazla oksitlediği sahaya; yani dış politikaya geliyoruz. Toplumun önüne gerçekçi ve ulaşılabilir hedefler koymak, o hedeflerin ülkenin refahı ve güvenliğine zarar değil katkı vermesini mümkün hale getirmek ve benzeri şeylere ulaşıyoruz. Örnekleyecek olursak, burada kendi kulaklarımız duysun diye yükselttiğimiz sesin aynı zamanda borçlanma faizini de yükselttiği sarmalını kıracak bir soğukkanlılığa ihtiyaç vardır. 

Dolayısıyla, en temel sorunumuzla yüzleşmek mecburiyeti ortaya çıkıyor. Hangi alanda olursa olsun verimlilik ve hedefe ulaşmak için -ortada bir hedef olması da gerekmez- muhakkak surette ötekileştirmeyi ve siyasal farklılıkları düşmanlık gerekçesine dönüştürme alışkanlığının bitmesi kaçınılmazdır. İfade hürriyeti herşey için mutlaktır; pazarlık konusu olamaz, eksiltilemez. Demokraside hiçbir görüş imtiyazlı olamaz ve herhangi bir fikir grubu da ülkenin sahibi değildir. 

Bugün olduğu gibi kamplaşmış, kutuplaşmış bir ülke refahı yakalayamaz, yakalasa da faydasını göremez. Çünkü, herkesin kendisini eşit ve iyi hissetmediği bir ortamda ve herkesin eşit erişim imkanının bulunmadığı bir ülkede esasen kimsenin huzurlu olması düşünülemez. Kazanan da kaybeden de ayrı tedirginliğe mahkum demektir. 

Böyle sıralandığında sıkıcı ve yorucu gelebilir ama eksiği var fazlası yok ülkenin faaliyet ajandası bütün bu alanlarda kolları sıvamaktan aşağısını kaldırmaz. Daha azı asla işe yaramaz… 

  • Abone ol