İçe kapanmacı, ulusalcı ve yerel -yerli değil- siyasi dilin toplum üzerinde kurmakta olduğu hakimiyete kayıtsız kalınamaz.

Hemen her alanı, ilgili ilgisiz her branşı, son derece kuvvetli bir ulusal hassasiyet kalıbı kuşatıyor. Savaşta ve barışta, sanatta ve sporda ayni dilin lehçeleri üretiliyor. Askeri herakatın -Barış Kalkanı- adıyla, iktisadi paketin -ekonomi kalkanı- adının aynı olduğu noktaya kadar geldik. 

Tekrara gerek yok bu dili kullanmakta isteksiz veya yetersiz kalanların milli hassasiyeti de şüphe konusu oluyor. 

Bütün bu coşku hali, esasen her dönem norm koyma arzusu taşıyan ve bunun için göstermelik de olsa çeşitlilik içeren resmi ideolojiyi bile artık tek kanatla uçan kuş haline getirmiş bulunuyor. Ülkenin uluslararası alanda yaşadığı gerilim ve mücadele hali de tabiatıyla mevcut dili besliyor, geliştiriyor. 

Eleştirilebilir ama hayretle karşılanamaz… Demek ki satıcısı işinde mahir ve demek ki alıcısı var. Ayrıca ilk kez yaşamıyoruz; yakın ve uzak tarihimizde örnekleri vardır. 

Pek çoğu gayet veciz ifadeler bir yana, “Biz bize yeteriz” sloganı toplumun büyük kesiminin içindeki hissiyatı ve özgüveni yansıtan anahtar cümledir. Neyin biz olduğu ve bize neyin yeteceği üzerinde derinleşmediğiniz takdirde doğru bir ifadedir de. Yeteriz de hangi şartta, hangi standartta, kaç hafta? Ayrıca, şu kadar bin yıllık tarihi ve bu bir o kadar tecrübesi olan millet tabii ki zaman gelir kendine yetmeyi de bilir. 

Bir vakitlerin resmi ideolojisi de bunu farkı şekilde sık söyler ve okuldan sokağa herkese söyletirdi: Türkiye dünyada kendi kendine yeten 7 ülkeden birisidir! O dönemin şartlarında, kastedilenin buğday olduğunu düşünürdük. Bütün dünya bize düşman olursa buğdayımızı pişirip yerdik. Kaç öğün, kaç sene belli değil ama böyle düşünmek iyi geliyordu. Sonraları Türkiye’nin kendine yetecek buğdayı olmadığı da anlaşıldı ya, neyse. 

Dünyada hiçbir ülke, insan gibi yaşamak istiyorsa kendi kendine yetemez. Böyle bir ülke, tarihte de bugün de hiç tasarlanmamıştır, zira imkansızdır. Kimsenin kendine yetmesine de gerek yoktur.  

Kendi kendine yeten ülke olmak demek gıdadan teknolojiye, bilişimden sanayiye, spordan sanata, çevreden bilime, hukuktan eğitime her alanda kendi işini görebilmek, vatandaşına dünya kalitesine sunabilmek demektir. Bunun yolu hepsini üretmek olamayacağına göre geriye gerçekçi tek yol kalır: Dünyanın ürettiği ve geliştirdiği her şeye erişim gücüne sahip olmak. Akılla, dostlukla, çıkar hesabıyla, parayla, alışverişle vesaire… Eğer bu yöntemlerde muvaffak değilsek, bırakın şu anda içinde geçmekte olduğumuz ekonomik krizi, rutinde bile kendi kendimize yetemeyiz. Bunu denemek imkansızdır, düşünmek ise akıl kârı değildir. 

Kendi kendine yeten ülke ortak becerisini, aklını, enerjisini dünyanın bütün imkanları için seferber edebilen, en az kaynak ve çabayla en iyiye ulaşabilen ülkedir. Öyle olmasaydı, herkes sadece ziraat mektebi açar dört bir yana buğday ve patates ekerdi.

İnsanın yiyeceğe, teknolojiye, internete, arabaya, gaza, petrole, makinaya, motora da ihtiyacı vardır. Bilime, araştırmaya, hukuka ve sanata ise daha çok… Bu branşlarda lider toplumların bile demediği birşeyi milli düstur edinmenin faydası yoktur, zararı vardır. 

Kendimizi sadece kendi kulaklarımıza hitap eden sloganlara hapsetmek devri geride kalmıştı, yeniden başlamayalım.

  • Abone ol