Her alanda rasyonel ve dünya gerçeklerine bağlı kalarak adım atmanın zaruri olduğunu bilmem tekrara gerek var mı?

Peki, hedefi, amacı, niyeti ne olursa olsun bütün ülkelerin bilhassa Türkiye’nin bundan başka yolu olmadığını söylemenin? Sloganı, heyecanı, hamaseti olmaz ama sonuç almanın yolu sadece bu yollardan geçer. Öfke ve sabırsızlık, heyecan ve büyük laflar ortalığa doluşunca cazip görünür ama hepsi o kadardır. Sonuç almaya, hedef tutturmaya ve gerçekten ülkenin işine adımlar atmaya geldiğinde fayda sağlamaz, ayak bağı olur. 

Dış politikada Doğu Akdeniz ve Ege meselesi ortada. Ekonomik kriz zaten apaçık ortada… Hepsinde de büyük laflar, büyük iddialar ve esasen sonuca ulaşmak adına büyük mecburiyetler vardır. Çünkü ok yaydan çıkmıştır. 

Oruç Reis gemisi dün limana geri döndü. Gidişi gibi dönüşü de hayırlı olsun. Böylelikle meselenin kapandığını değil, aksine Türkiye’nin Ege’deki çıkarları için daha zorlu ve gerekli ve de rasyonel yolun açıldığını düşünüyoruz. Masada, diplomasiyle, zeka ve taktik geliştirerek ve mutlaka sonuca odaklanarak takip edilmesi gereken bir yola girmiş olmalıyız. Sadece tezlerimizi anlatmakla kalmayıp bunun için ittifaklar kuracak, süreç boyunca cömertçe karşımıza aldığımız ülkeleri kazanacak bir mesaiye hazır olmalıyız. Belki içeride hamaset olmayacak ama kazanım için, ülkenin çıkarları için zaman zaman sessiz ama mutlaka sabırlı bir yöntemi benimsemeliyiz. Ege’de gerilim zaten düşecekti ama buna bir de diplomatik enerji kaybı eklenirse kaybımız büyük olur. Buna müsaade etmemeliyiz… 

Tıpkı ekonomide olduğu gibi. 

Moody’s notumuzu düşürdü hem de öyle bir düşürdü ki yatırım ortamı açısından 2000’lerin başındaki tatsız döneme kadar geriledik. Moody’s gibi derecelendirme kuruluşları 1990’lardan beri ülke olarak üye olduğumuz, uluslararası finans çevrelerinden kredi alabilmek ve yatırım çekebilmek raporlarına ihtiyaç duyduğumuz kurumlardır. Sadece raporlarını beğenmediğimiz Standart And Poor’s ile ilişkimizi kestik, diğerlerine ödeme yapmaya devam ediyoruz. Bunu, bize yatırım yapma veya bizden tahvil alma ihtimali olan ülke ve kurumlar adına yapıyoruz. Dolayısıyla, sevsek de sevmesek de -ki sevmiyor hatta nefret ediyoruz- ya onların yatırımcılara sundukları kriterlere uygun bir ekonomik hikayemiz olmalı ya da kendi hikayemizi kendimizi yazacak bir ekonomimiz olmalı. Kaldı ki en başarılı ekonomiler bile bu kurumlar tarafından raporlanmaktadır. Ve kaldı ki Türkiye, ekonomisinin iyi olduğu yakın döneme kadar bu kurumların gözdesiydi ve aldığı iyi notlar sayesinde yüz milyarlarca dolar yabancı yatırım çekiyordu. Kimse o vakitler, “Siz de kim oluyorsunuz” demiyor, bilakis bu kurumların teyidini almayı başarı göstergesi olarak içeride kullanıyordu. Şartlar değişti, ekonomi kötü yönetilir oldu, açıklar büyüdü, faiz, kur ve işsizlik arttı o kurumların hepsi birden “Dış güç, karanlık odak” oldu.

Oysa, nasıl dünyada kimse kimsenin kara kaşına kara gözüne not ve para vermiyorsa aynı şekilde rakamlar ortadayken de kimse bol keseden puan yazamıyor. Bunu bir derecelendirme kuruluşu yazarsa yatırımcıları ve para sahibi ülkeleri ikna edemez.

Notumuzu B1’den B2’ye düşüren ve görünümü de negatife çeviren Moody’s bu sonuca üç ana gelişme nedeniyle ulaştı: 1- Dış borç stoku ve rezervlerimizin azalması. 2- Ekonomi yönetiminin artan kırılganlık karşısında politika üretememeleri. 3- Ve önemlisi de şimdiye kadar enflasyon ve cari açık gibi yapısal problemlere karşı elimizde bir güç ve koz olan mali dengenin yerini artan bütçe açığının alması. 

Açıkça görüldüğü gibi ortada bilinmedik bir problem ve dolayısıyla bir sürpriz yoktur. Türkiye’de ülkesi için dertlenen, işlerin yolunda gitmesi adına her türlü baskıya ve hakarete rağmen ısrarla bildiğini söyleyenlerin gördüğünü dünya da görüyor. 

Yani rasyonalite yine geldi kapıya dayandı. İster efeleniriz istersek de ekonomiyi hak ettiği şekilde yönetiriz. Tercih de fatura da bizim… 

  • Abone ol