Ülke için kaygılanan, bugünü dert eden, gelecekten endişelenen bir avuç cesur insan kutuplaşma bitsin diye çırpınıyor. Bir yanda baskı altına alınan öte yanda coşturuldukça coşturulan kimlik ve ideolojilerin ürettiği stresin ne denli büyük bir mesele olduğunu bilenler kederleniyor. İktidarın, iktidar gücünü kutuplaşmayla ayakta tutma çabası ve meyli ülkeyi verimsiz, çorak bir iklime mahkum ediyor.

O kadar verimsiz ki artık “Kederde sevinçte, tasada ve kıvançta bir arada olmak” klişesi bile anlam ifade etmiyor. Eğer aynı kampta değilse, kimse kimsenin sevincinin ve hüznünün parçası değildir. Siyaset ne kadar kıskançsa toplum o kadar bencildir. Siyasetin dili ne kadar gergin, dışlayıcı ve imha ediciyse toplumun dili de öyledir. Hakkaniyet, adalet, farklı fikre saygı tepeden aşağıya eriyor ve yok oluyor. Kutuplaşma ve ötekileştirme, konjonktürün rüzgarı olmaktan çıktı toplumsal bir özellik haline gelmiş bulunuyor. En iyi haber de en kötü haber de “Kimin işine yarıyor?” süzgecinden geçmeden sahiplenilmiyor. Herkes kendi kampının çıkarına bakıyor ve bir fayda yoksa başkasının hayrıyla ilgilenmiyor.

Sağımıza solumuza bakalım; bizden daha gergin ve kutuplaşmış ülke yoktur. Türkiye kapasitesini, üretkenliğini ve moralini eksiltmekte, ufkunu küçültmekte ve atmosferini karartmakta kendisiyle yarışıyor. Yorulmadan, bıkmadan, usanmadan… Parlamenter sistemden başkanlık sistemine kadar değişmeyen ve asla geri adım atılmayan tek projemiz budur. Seneler geçiyor, sistem değişiyor, dünya dönüyor, salgın bile geliyor ama biz gerildikçe geriliyoruz… 

Üstelik artık kutuplaşmanın kurumsallaşması aşamasına geçildi. Önce yeni baro sistemiyle avukatların safları belirlendi, şimdi de tabipler ve ardından bütün meslek grupları aynı yola sokuluyor. Doktor, mühendis, baklavacı, börekçi, herkesin safı belli olacak, herkesin tarafı bir kağıda yazılacak, herkesin kimliği ayan olacak. Olacak ki, kim hain kim vatansever, kim milli kim gayrı milli anlaşılacak! Hatta kim Türk, kim değil…

Böyle bir ülkede ortak iyiden, müşterek hedeflerden ve “Hep birlikte Türkiye” olmanın imkan ve ihtimalinden söz edilemez. Ekonomisi ve yargısı krizde olan, yönetim sistemi başarısız, eğitimi ve kültürü dibe vurmuş Türkiye’nin dünya liginde muteber bir yere yürüyebilmesi hayal olur. Böyle bir ülke ekonomik değer üretemez, marka ve patent sahibi olamaz, diplomasının değerini artıramaz ve elbette insan kalitesini asla yükseltemez.

Gündelik siyaseti kurtarma telaşı ülkeyi telafisi zor bir verimsizliğe ve izi yıllarca kalacak bir kamplaşmaya sürüklüyor. Siyasal güç ne pahasına olursa olsun diyerek kazanılacak ve korunacak bir değer değildir. Sınırları vardır ve o sınırlar aşıldıktan sonra elde edilecek güç asla bir siyasi başarı sayılamaz.

Bir iktidar, ekonomiyi dış politikayı kötü yönetebilir; ülkenin ders notları dünya liginde düşük olabilir. Bugün olduğu gibi dostsuz kalabiliriz veya liderlik yapmaya heves ettiğimiz memleketlerin boykotuyla karşılaşabiliriz. En nihayet her kötü tablonun bir telafisi vardır, geçmişte de olmuştur. Fakat, ortadan ikiye yarılmış, birbirinin derdinden ve sevincinden uzak düşmüş toplumun derdine derman bulmak zordur.

Kendisinden olmayanın, kendisine benzemeyenin hakkını, hukukunu, sevincini ve kederini tanımayan bir topluma dönüşmenin geri dönülmez eşiğindeyiz. Gayrı, bundan büyük bir beka meselesi de olamaz…

  • Abone ol