Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye yaptırım uygulama ihtimali arttı. Bugün ve yarın yapılacak zirvede tahminen sınırlı ve hatta sembolik bir yaptırım kararı çıkacağı haberleri gelmiş bulunuyor. Eğer karar alınırsa AB, öteden beri yanlış ve empatiden yoksun politikalarla Türkiye’yi uzaklaştırma yolunda bir adım daha atmış olacak. Haksız ve yanlış bir adım olacak ama bu bizim kendi kendimize karşı sorumluluğumuzu değiştirmiyor.

Yaptırım ya da yaptırıma benzer bir şey, zaten krizde olan ekonomimizi daha kötü yapmayacaktır. Haber yayılınca, piyasalar kıpırdamadı bile. Ama meselenin bundan önemli bir yönü var. Türkiye’nin en haklı olduğu Akdeniz konusunda sürecin gidip yaptırıma dayanması; yani haklıyken zararlı noktaya gelmek can sıkıcıdır. Diplomatik yollarda başarısız olmak, yaptırıma muhatap hale gelmek yol açacağı sonuçlardan daha ciddi bir prestij problemidir. Kaybımıza bu açıdan bakmak gerekir. Sadece AB değil, Avrupa Konseyi ile de problem yaşıyoruz ve denetim sürecindeyiz malum. “Geleceğimizi birlikte kurmak istediğimiz Avrupa”yla sivil iktidarlar döneminde bu kadar problemli ilişkimiz hiç olmamıştı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, yaptırım ihtimalini önemsemiyor. Şu sözler Erdoğan’a ait: “Herhangi bir yaptırım kararı Türkiye’yi çok fazla da ırgalamaz. Yani zaten biz resmi olarak 1963’ten bu yana sürekli yaptırıp uyguluyorlar. Hiçbir zaman Avrupa Birliği bize dürüst davranmamıştır. Hiçbir zaman Avrupa Birliği verdiği sözün arkasında durmamıştır ama biz o günden bugüne hep sabrettik hala da sabrediyoruz.”

Cumhurbaşkanı böyle düşünüyorsa doğrudur, ırgalamaz. Eğer içe kapalı bir sistem, küçük, verimsiz bir ekonomi ve mesela sadece Çin aşısıyla yetiniyorsak niye ırgalasın? Böyle de yaşarız ki yaşıyoruz zaten.

Böylelikle, geleceğimizi Avrupa ile kurmak meselesi de şimdilik bir kenarda duracak görünüyor. Zira, anlaşılan o ki Cumhurbaşkanı, AB’den çok ABD’deki gelişmelerin yolunu gözlüyor. Şu sözler de yeni başkan Biden hakkında: “Biden’a yabancı bir isim değilim. Obama döneminde gayet iyi tanışan birisiyim. Evime kadar gelmiş olan birisidir. Rahatsızlığımda beni evimde ziyaret etmiştir.”

Türkiye’ye ağır ve onarılması zor zararlar veren Trump dönemi geride kaldı, şimdi önümüze bakıyoruz. Yine anlaşılan o ki estirilip duran reform rüzgarlarının karara bağlanması için de en azından Biden’ın koltuğa oturması beklenecek. AB’nin yapacağı en kötü şeyin bile bizi ırgalamaması bundan olsa gerek…

Diplomasi ve iyi ilişkiler demek büyük küçük farketmeden her ülke için refah ve güvenlik artışı demektir. Türkiye için de böyledir, tersi de zarardır. Geride kalan yıllarda yaşanan ekonomik gerileme ve dünya ligindeki düşüş bunun yaşayan örneğidir. Yeter ki bu ilişkileri kurabilme mahareti olabilsin. Diplomasiye niyet etmek, aynı zamanda usanmadan, bıkmadan, yorulmadan bu çabada ısrar etmek ve bilhassa da sahici olmak demektir. En nihayet bütün dünya birbirini iyi tanıdığı için bundan sonraki her adımda sahici olmak bir numaralı kuraldır. Reform, hukuk, demokrasi, ifade özgürlüğü her neyse geri dönüşsüz olmak zorunda.

Sözler ve kararlar da öyle… Örnek verecek olursak, AB ile gelecek planları yapıp sonra ne halleri varsa görsünler demek yeni döneme hazıklık için iyi bir yöntem sayılmaz. Türkiye’nin pazarlık gücünü de artırmaz. Türkiye’nin kayıplarını durdurmak ve zararını telafi etmek için kaynağı ve bilhassa zamanı kısıtlıdır. Her ne yapacaksak bunu unutmadan yapalım.

  • Abone ol