ABD yaptırımı ve Avrupa Birliği’nin Mart’a kadar tepemizde sallanmaya devam edecek ambargo kararının karanlık gölgesine rağmen Türkiye’nin stratejik tercihi Batı’dan yana bir ivme kazanıyor. Eskiden sadece bir söz bile ilişkileri yerle bir ederken şimdi aleyhimizdeki adımların biri bitip biri başlarken bile gelişmekte olan şey Türkiye’nin Avrupa ile bir gelecek kurma talebidir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan birkaç gün önce bunu net ifadelerle dile getirmişti. “Geleceğimizi Avrupa ile kurmak istiyoruz” demişti. ABD yaptırımının ertesinde bu kez AB Konseyi Başkanı Charles Michel ile bir görüme yaptı ve muhatabına şunları söyledi: “Türkiye'nin geleceğini AB ile birlikte kurmayı tasavvur ediyoruz. AB ile ilişkilerde atılan her olumlu adımı yeni bir fırsat penceresi olarak değerlendiriyoruz.”

Bu yaklaşım, Türkiye Avrupa ve Avrupa Birliği ilişkileri tarihinde söylenmiş en iddialı ve ileri sözlerdir. İşlerin en iyi gittiği dönemde bile böylesine ortak bir gelecek tasavvuru dile getirilmemişti. Erdoğan hariç kim söylese olmadık hakaretlere yol açacak bu sözler şimdiden sonra ülkenin yeni rotasını belirleyecek gibi görünüyor. Gibi, çünkü Türkiye’nin dışarıda AB ve ABD’yle iyi ilişkiye ihtiyacı olduğu kadar içeride de bu iki güce karşı sağlam bir nefret retoriği zarureti var. Dış güçler, faiz lobisi, karanlık odaklar vesaire üzerinden tanımlanan Batı’yı içeride ve dışarıda ayrı ayrı idare etmek gerekecek. Bilhassa son dönemlerde palazlanan ulusalcı ve Çin/Rus eksenini gerçek zanneden kesimleri teskin etmek gibi bir sıkıntı vardır. Dolayısıyla hem Batı ile ittifakın önemini hem de lanetli Batı sloganlarını eş zamanlı duymaya devam edeceğiz. En azından bir süre daha…

Öte yandan, Avrupa ile bir gelecek kurmak fikrinin ekonomide zor durumda kalmakla ilgisi var elbette ama bunu yadırgamanın da lüzumu yoktur. İşler zora girince Avrupa’yı Amerika’yı hatırlamak çıkarlarımızın gereği olabilir. Mesele, çıkarlarımızda tutarlılık gösterebilmekte. Bütün dünya ilişkilerini böyle tanzim ediyor. Elbette bizim gibi sonunu düşünmeden sağda solda eksen arayan ve bu arada fakirleşen ülke yok ama olsun zararın neresinden dönersek kardır. Avrupa da en nihayet bizimle çıkarları olduğu için; en başta da istikrarsızlaşan, fakir düşen bir Türkiye kendi menfaatleri açısından risk taşıdığı için ilişkileri koparamıyor ve sürekli siyasi kredi açıyor.

Bizim için AB -Euro- Bölgesi hayatı bir ilişki sahasıdır. Dış ticaretimizin yarısını Euro bölgesiyle yapıyoruz ve dış finansman ihtiyacımızın yüzde 75’ini Avrupalı fonlardan temin ediyoruz. Her türlü siyasi problem, demokratik gerileme, hukuk eksikliği ve mesela Rusya ile derinleşen ilişkiler; risk puanımızı ve ödeyeceğimiz faizi artırıyor, hatta para bulmamızı zorlaştırıyor. Türkiye’nin bundan daha net ve kesin bir eko-politik gerçeği yoktur. Nitekim, son dört-beş senedir yaşamakta olduğumuz ağır borçlanmada dünya sıfır ve eksi faizle borçlanırken bizim yüzde7’lere mahkumiyetimiz büyük ölçüde bundandır. Her siyasi kararın bir ekonomik faturası vardır ve bunu ödüyoruz.

Şimdi ise, yüzümüzü Avrupa’ya döndürmeye kara verdik diye, ABD ile değerler üzerinden ilişki kurmak istiyoruz diye işler güllük gülistanlık olmayacak. Bugün el uzattığımız için yarın Avrupa ile işler yoluna girmeyecek. İlişkiler nasıl uzun süreçte hasar aldıysa aynı yoldan geçmek ve o yalda onarılması gereken her şeye el atılması gerekecek. Hal böyle olunca sadece sabırlı olmak değil, bu yolda samimi ve gerçekçi olmak şarttır. Unutmayalım ki iki taraf da artık birbirini çok iyi tanımaktadır; vakit kaybına ve oyalamaya tahammül olmayacaktır.

Kara kaş kara göz sevdasında değil, en nihayet bir çıkar mücadelesindeyiz ve bu durumda oyunu kurallarına göre oynamaktan başka yol yoktur.

  • Abone ol