Aslında neleri konuşmamız gerektiğine ve nelerin gündem olması gerektiğine bakın bir de konuştuklarımıza ve gündemimize… Türkiye’nin meselelerinin ne kadar derin olduğunu ve aşılamaz hale geldiğini anlamak için aradaki fark yeter; yeter de artar. Üstelik, artık daha açılamaz dedikçe fark açılıyor, büyüdükçe büyüyor. En nihayet hukukun temel prensiplerinin tartışıldığı bir ülke olmaya kadar geriledik. Geçtik bidayet mahkemelerini, Anayasa Mahkemesi’nin ve hükümleri anayasa ile teminat altına alınmış (90.madde) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin de bizim için bir anlam ifade etmediği noktayı bulduk.  

Hukukun ve ifade hürriyetinin canımızı sıkan, işimize gelmeyen, fikrimize uymayan durumlarda teminat olduğunu, bu olmazsa böyle hak ve hürriyetlerin mana taşımadığını da unuttuk.  

Normal ile anormal arasında bir demokrasiye yaraşmayan büyük fark oluştu. Normal olan tatbik edilecek olsa; yani hukuk icra edilse ülke için işlerin daha iyi yürüyeceği gerçeğini dile getirmek sofradan kovalanan bir kanaat haline geldi. Hukuk uygulamak ülkenin karşı karşıya bulunduğu bütün meselelerde daha çok işe yarayacakken, daha güvenli bir ortam oluşturabilecekken siyaset bunun tam zıddı bir pozisyonu normalmiş gibi müdafaa etmekte beis görmez oldu. Siyasal tavır, hukukun ve bildiğimiz bütün mahkemelerin üzerinde son mahkeme olarak konumlanmış bulunuyor. Son ve kararları tartışılmaz bir mahkeme… 

Mesele sadece Kavala, Demirtaş, Berberoğlu veya Altan davalarındaki tartışmalar değildir. Bu ve benzeri davalarda fikir ve görüş ayrılığı, hukuki çatışma olduğunda -ki olmuştur-; son sözü söyleme yetkisinin siyaset tarafından AYM ve AİHM’den alınmış olmasıdır. Bir ülkede hukuk, siyasetin tahammül edemeyeceği bir unsur ise orada hukukun üstünlüğünden de kıymetinden de edilemez. Bilmem tekrara hacet var mı aynı zamanda, o ülkenin sıradan vatandaştan, yabancı yatırımcıya kadar kimseye itimat telkin edebilmesi mümkün değildir. Nitekim, her araştırmada, hukuka ve yargıya güvenin kaybolduğunun gözümüze sokulması bundan dolayıdır. Hükümetin dahi, hukuku geliştirmek ve öngörülebilirliği artırmak vaadini tekrarlaması aynı sebeptendir. Zira herkes meselenin ne olduğunu pekala bilmektedir.   

Ne var ki muhalif muvafık cümlenin, eksikliğinde karar kıldığı bir meseleye dönüşmüş olması hukuk problemimizi daha da içinden çıkılmaz kılıyor. Herkesin aynı şeyden şikayet etmediği böylelikle anlaşılıyor, çözüm imkansızlaşıyor. Bir taraf yüksek mahkemelerin bari kararlarına uyulmasını isterken, öteki bunu kategorik olarak reddediyor. Siyaset, kendi rızasıyla gerçekleşmeyen hukuku hukuktan kabul etmiyor. Meşhur ya da isimsiz davaların hali bunan ibarettir. Oysa, yargı kendi tabiatında yürümedikçe, kendini bağlayan kanunlar ve kurallar işlemedikçe ortaya çıkan şey, memnuniyet verici olsa da hukuk değildir. 

Tartışmamız ve gündemimiz değişmek zorundadır. Siyasi gerilim devam ederse de etsin ama hiç olmazsa hukuk ve yargı üzerinden olmasın. Mahkemeler mükemmel değil ama hiç olmazsa hakimler, savcılar kendi zihinleriyle başbaşa kalsın; yetmezse de tartışmaları yüksek mahkemeler çözsün. Bu alana müdahale etmek, bu prosedüre engel çıkarmak ülkeyi bütün kavgalardan daha çok geriyor ve değersizleştiriyor.  

Yargının siyasetle iç içe geçtiği düzenden hukuk çıkmıyor ve aslında bu manzara iktidar dahil kimseye keyif vermiyor. Olanla olması gereken arasındaki fark büyüdükçe Türkiye’nin kaybı hem büyüyor hem de kaybın telafisi zorlaşıyor. 

  • Abone ol