İktidar her zaman basit ve kendi işine yarayan polemiklerle vakit geçmesini tercih eder. Rakiplerin hatalarını aramak ve çoğunlukla da abartarak bir kampanyaya dönüştürmek yoluyla vakit kazanmak ister. Bitip tükenmek bilmeyen vesayet, darbecilik, kutsal devlet tartışmaları bunun eseridir. Muhalefet ise ciddi meseleleri konuşmak ister ama polemiğin lezzetine kapılmaktan kurtulamaz.  

Şimdi izlediklerimiz en nihayet bu sınırların içinde olup bitiyor. 

CHP’nin tek partili geçmişi, iktidarın giderek o geçmişe benzer halleri iki taraf arasında atışma konusu olmaya devam ediyor. Siyasi polemik ne kadar leziz olsa da özellikle ekonomideki kriz hali, neyse ki iktidarı gündem hakimiyetini sağlamakta eski avantajdan mahrum bırakıyor. İşsizliği, yoksulluğu, enflasyonu, faizi ve kuru böylesine yüksek bir ülkede, başka tartışmalarla vakit geçirmenin bir sınırı vardır; artık o sınırdayız. Laf tükendi, gerçekler kapıya dayandı.  

Krizden çıkış için yol bulamayan bir ülke için başka türlüsü de düşünülemezdi. Gündelik hayata dair bütün göstergeleri umutsuzca çırpınan bir ülkede tartışmayı bütün bunlar yokmuş gibi sürdürebilmek eşyanın tabiatına aykırıdır. Kaldı ki siyasetçiden ekonomiste, akademisyenden gazeteciye kadar herkesin, böylesine problemler ortadayken başka bir konuya hak ettiğinden fazla vakit ayırması en az ekonomik kriz kadar felakettir. 

İktidarın bu gerçekle yüzleşmekten kaçınması gerçeği değiştirmiyor. 

Türkiye sadece bugününü kaybetmiyor; bugün yapması gerekenleri yapmadığı ve yapamadığı için yarın ödemekte zorlanacağı büyük bir fırsat maliyetine de mahkum oluyor. Bu gidişten ülkeyi ne tek parti dönemi CHP’sinin dedikodusunu yapmak kurtarır ne de satır aralarından cımbızla çekilen kelimeler üzerinden niyet okumak.  

İktidarın ve muhalefetin işine hangi sohbetin geleceği de artık önemsizdir. Türkiye muhakkak surette, ekonomik ve sosyal krizden çıkış için topyekün beyin fırtınası mesaisine girişmelidir. Bu yönüyle ortam hem CHP, Saadet, HDP gibi eski muhalefet partilerine, hem de İYİ Parti, Gelecek ve DEVA gibi yeni partilere fırsat sunuyor. Tabii ki alternatif politikalar üretmek yetmez, alternatif olabileceklerine seçmeni ikna etmeleri gerekiyor. Esasen, krize yol açan parti olmasına rağmen Erdoğan’ın şahsi kredisi nedeniyle AK Parti için de bir şans vardır. Kendi bozduğunu onarmak yolu iktidar için de açıktır ve bu yoldan yürüyerek kaybettiklerini toparlayabilir. Ne var ki Erdoğan temel problemlerle yüzleşmek yerine alışkanlıklarını seviyor ve gündelik siyasi çatışmayı tercih ediyor. Bu tercih de hem krizi derinleştiriyor hem de iktidarı müfettişlerin elde makbuz market ve bakkallara ceza yağdırdığı artık kabak tadı veren bir çaresizlik fotoğrafına hapsediyor. Ülke, soğan, patates lobilerinden tanzim satış kuyruklarına, oradan da bakkala manava doğru, imkansız bir narh modelinden çıkamıyor.  

Devletin mevduata yüzde 17 faiz verdiği, tüccarın yüzde 22 ile borçlanabildiği ülkede enflasyonla mücadelede başka yol kalmamışsa; bu sadece meselemizin ne kadar derin olduğunu gösterir. Dövizde tıkanınca faize, faizde tıkanınca borçlanmaya, orada tıkanınca yapılandırmaya koşturan, maliyetine bakmadan sıcak paraya el açan ekonomi iyi yolda değil demektir.  

Hal böyleyken, sıkıcı polemikler ve çarşı pazardaki müfettişlerle temsil edilen devlet, Türkiye’yi krizden çıkaramaz, iktidara da kaybettiği oyları geri getirmez. Esnafıyla, işçisiyle, memuruyla, tüccarıyla, x kuşağıyla, z kuşağıyla halkın konuştuğundan uzaklaşan siyaset, vakit kazandığını zannederken en değerli zamanları heba ediyor. 

  • Abone ol