• 9.07.2012 00:00

 

Federasyon sanki Digitürk bayii

“Veto edilen şike yasasını Meclis’ten tekrar geçirerek  büyük hata etti Erdoğan. Herkes, ‘Aa bu Fenerbahçe  için geçti’ dediği an, algı yönetiminde rezil bir durum  yarattı. Faturası Çankaya seçiminde Erdoğan’a çıkacak” 

 

“Toplumsal değişim sürecinden geçiyoruz. Bu süreçte toplumdaki bütün değerler yıpranır. Ama o ülkenin seçkinleri bu değerleri yeniden tanımlarlar. Yeni değer üretirler. Bizde ise seçkinler eski değerleri savunuyorlar “

 

NEDEN AYHAN AKTAR

Şike davası sırasında ve Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım’ın mahkûm olmasından sonra yaşananlar, sadece futbolla ilgili sorunları ve soruları gündeme getirmedi bu ülkede. Toplumla da ilgili çeşitli soruları gündeme getirdi bütün bu süreç. Öyle ki, “şike” gibi utanılacak bir konuda mahkûmiyet almayı, Fenerbahçeli taraftarların bir kısmının umursamadığı görüldü. Bu umursamazlık, toplumun dürüstlük yargılarının, ahlak anlayışının sorgulanmasına yol açtı. Zira şikeye yönelik bu aldırmazlık, bu toplumda insanların bir rekabeti, yarışı, maçı kazanma isteğinin içeriğini sordurttu. Bu toplumda kazanma ile “haklı kazanma” arasındaki bağın kopup kopmadığı gündeme geldi. Futbol taraftarı kimdir, nasıl biridir merak edildi. Bütün bunları, sosyolog Ayhan Aktar’la konuştuk. Prof. Ayhan Aktar bir sosyal bilimci dikkatiyle bize, taraftarın şike iddialarını ve mahkeme sürecini nasıl algıladığını, toplumsal değişimden geçen bir ülkede ahlak anlayışının neden esnediğini, eskiden utanılan şeylerden artık niye utanılmadığını, Türkiye toplumunun ölçülerini yitirip yitirmediğini, ne yaparsak yapalım ama kazanalım anlayışının hangi süreçte bu topluma hâkim olduğunu, Türkiye’de taraftarlığın ne anlama geldiğini, insanların neden taraftar olduklarını, şehirlilikle taraftarlık arasındaki ilişkileri, siyasetin spora müdahalesini anlattı.

Türkiye’de futbolun kirli olduğu, mafyanın futbolda cirit attığı son bir yılın bilgisi değil. Türkiye’de şike yapıldığı yıllardır bilinir. Ama şikede Fenerbahçe’nin üzerine gidildi. Diğer büyük takımlar şike, teşvik ve bahisten muaf olabilirler mi peki? Siz, şike davası ve mahkemenin kararıyla ilgili ne düşünüyorsunuzBu olayla ilgili kişisel kanaatiniz ne?

2011 senesinin nisan ayına kadar, bu ülkede bu işleri düzenleyen bir yasa yoktu. Bütün kulüplerin temsilcileri biraraya geldiler ve bu yasayı hazırladılar. Geçen sene nisanda bu yasa Meclis’ten geçti. Nitekim mahkemenin Şike Davası kararında da, nisan ayından evvel şike yapmış olan bazı Fenerbahçe yöneticileri, “yasa geriye işlemez” gerekçesiyle beraat ettiler. Demek ki daha önce de futbolda bir sürü olay oluyordu!  Ama yasa gereği, mahkemenin şikeden mahkûm ettiği maçlar Nisan 2011’den sonra oynanmış maçlar oldu.

 

2011 Nisan’ından önce şike yapanlar suçsuz, 2011 Nisan’ından sonra şike yapanlar suçlu, böyle bir adalet olabilir mi?

Biz burada Allah’ın adaletinden bahsetmiyoruz, hukukun adaletinden bahsediyoruz. Buradaki karar bir hukuk ve mahkeme kararıdır. Ceza vermek teknik bir iştir. Yasanın geriye işlemesi ve işlememesi diye bir şey vardır.

Siz, toplumsal davranışların nedenini araştıran birisiniz. Bir grup Fenerbahçeli’nin, şike suçundan mahkûm olan Fenerbahçe başkanını, bir kahramanı karşılar gibi karşılamaları hakkında bir sosyolog olarak ne düşünüyorsunuz?

Bu işin evveliyatı var. Geçen yıl temmuzda şike soruşturması başladığında, Fenerbahçe Kulübü’nü yönetenler, girmiş oldukları tehlikeli ilişkileri çok ustaca bir psikolojik kampanya yürüterek “Fenerbahçe’ye karşı bir operasyon yapılıyor” şeklinde kamuoyuna yansıttılar. Bir iki çatlak sesin dışında aklı başında Fenerlilerden bu kampanyaya ses çıkmadı. Çünkü bu psikolojik kampanya yeni değildi. “Herkes Fener’e karşı” ideolojisi, başarısız Fenerbahçe yönetimi tarafından taraftarlara epeydir pompalanıyordu. Zaten lafa, “herkes bize karşı” diye başladığın zaman mağdur yaratırsın. Mağduriyet duygusu kadar tehlikeli bir duygu yoktur dünyada.

Niye tehlikelidir?

Mağduriyet duygusu sonunda kesinlikle şiddete dönüşür. Sadece futbolda değil, hayatın her alanında bu böyledir. Balkan Harbi sonunda İttihat ve Terakki bütün Balkanlar’ı kaybetti. Ve bunlar, “bütün dünya bize karşı” diyerek sonra Ermeni tehciri dâhil her işi yaptılar. O yüzden dünyada mağduriyet duygusu kadar tehlikeli bir duygu yoktur. Fenerbahçe taraftarları için artık hakemler kötüydü, Federasyon kötüydü. Yani Fener yönetimi dışında her şey kötüydü. Fenerbahçe camiasındaki çok parlak insanların aklını devreye sokmak ve yönetim anlayışını değiştirmek, gayrı ahlaki işlere girişmiş yönetimi eleştirmek, Fenerbahçe kulübü ile yönetim arasında bir mesafe koymak yerine, “mağduriyet” duygusuyla davranıldı.

Fenerbahçe camiası bu şike iddialarından çok rahatsız gibi görünmüyor ama. En azından sesi çıkanlar, rahatsız değiller. Şike yapmadıklarına çok mu eminler yoksa şike yapmış olma ihtimali onlar için utanılacak bir durum değil mine dersiniz?

Bağırarak utancı örtmeye çalışıyorlar. Zaten savunmada da bu yapıldı. “Herkes şike yaptı, bir biz mi suçluyuz” denildi. Doğru ama mahkemenin cevabı da, “Kusura bakmayın Nisan 2011’den sonra siz gözüküyorsunuz” oldu. Hukuk böyle bir şey çünkü. “Aslında herkes şike yaptı, biz hedef seçildik” dediklerinde, psikolojik operasyon devreye giriyor ve Aziz Yıldırım ile ekibini, büyük Fenerbahçe kulübünden ayıramıyorsunuz. O zaman da bu işi Cemaat yaptı gibi iddialar getiriliyor tabii.

 

Fenerbahçe meselesini biraz genelleyerek sorarsam, Türkiye’de ahlak kriterleri biraz fazla mı esniyor? Eskiden utanılan işlerden artık utanılmıyor mu?

Türkiye bir toplumsal değişimden geçiyor ve toplumsal değişim süreçlerinde bütün normlar sarsılır. Bizim normal dediğimiz şey, normlara uygun olan şeydir. Toplumsal değişim sürecinde normal kaybolur. Anormal olan normal olmaya başlar. Değişimi şöyle anlatayım. Futbolda çok büyük bir pasta var.

Evet…

Bu pastada yayıncı kuruluştan gelen para da var. Takımlar, aldıkları puana göre sıralanıyor ve bu paradan pay alıyorlar. Dolayısıyla bir sürü Anadolu takımının cebine para giriyor. Bu sene Federasyon, sırf yayıncı kuruluşu memnun etmek için playoff yaptı. Suni bir rekabet havası oluşturuldu ve tepedeki takımlar bir daha aralarında maç yaptılar. Maçlar seyredilsin ve dekoderler iade edilmesin diye yapıldı bu iş. Yani Futbol Federasyonu sanki Digitürk bayii gibi çalışmaya başladı. Futbolda pasta bu kadar büyürken, eski alışkanlıkların sürmesi de mümkün değil.

Hangi alışkanlıklar sürmez sizce?

Kulüplerde tek adam anlayışının, biat duygusunun, imparator kılıklı başkanların, ona biat eden taraftarların, “Guizza’yı 30 milyon euro’ya satın alan ağam ne yapsa doğru yapar” mantığının sürmesi mümkün değil. Şike yargılaması da zaten bize bunu gösterdi. Ağalık yönetimi duvara tosladığında, ağalar gayrımeşru ilişkiler içine girmişler. Anlayacağınız her toplumsal değişim süreci, geleneksel yapıları ve yönetim biçimlerini yıpratır ve tasfiye eder. Değişime direnenler, bu süreçte batarlar. Futbolda da tek adam mantığıyla 300-400 milyonluk bütçeleri yönetmeye kalkarsan işte sonunda böyle duvara vurursun.

 

Galatasaray da yaşamadı mı aynı çöküşü?

Tabii… Geçmişte Özhan Canaydın döneminde inanılmaz bir hovardalık ve tek adam yönetimi içine girdi ve mali açıdan çöktü.

Peki bu değişim sürecinde toplum ne yaşıyor?

Toplumun gündelik hayat pratikleri değişiyor. İnsanlar, geleneksel aile yapısını kırıp sokaklara çıkıyorlar ve sokaklarda birtakım şeyler yaşıyorlar. Mesela bu değişim sürecinde takım taraftarı olmak çok önemlidir! Düşünün, Fenerbahçelisin ve Sultanbeyli’de varoş çocuğusun. Fenerbahçe’nin şampiyonluk gecesinde Bağdat caddesinde askılı buluz giymiş mini etekli bir kızla göbek atma şansın var. Yani taraftarlık, kentlileşmenin de bir parçasıdır. Taraftarlıkla kentli olursun! Futbol Türkiye’de sadece futbol değildir!

 

Futbol, futboldan başka nedir?

Futbolun kentleşmeyle, siyasetle ve geleneksel dokularla alakası var. Niye üç büyüklerin bu kadar büyük taraftar kitlesi var sizce? Çünkü insanlar bir İstanbul takımının taraftarı olarak İstanbullu oluyorlar. Dolayısıyla bu taraftarlık meselesinin bu kadar büyümesinin sebebi kentlileşmeyle alakalıdır. Türkiye artık kentli bir toplum. Nüfusun yüzde 80’den fazlası şehirlerde oturuyor.

Taraftar olmak kentlileşmek için yetiyor mu peki?

Taraftar olmak, kentlileşmek için önemli bir adım ama, eğer kafandaki esas zihniyet değişmemişse, yeni hayat tarzınla kafan çatışmaya başlıyor tabii. Kentli olmak istiyorsun ama “alt katımda bir eşcinsel oturursa ne yapacağım” sorusu aklına geldiğinde fenalık geçiriyorsun. Mesela Çamlıca tepesine cami yapılmasının çok bir manası olmadığı hakkında fikrin var ve Cuma namazı için Çamlıca tepesine kim çıkacak diye düşünüyorsun ama benim sevdiğim lider bunu istiyorsa “yapsın “ diyorsun. Yani eleştirel bakmıyorsun, tartışmıyorsun. Bu da değişecek zamanla ve nitekim değişiyor. Siyasette de, ekonomide de, futbolda da toplumsal değişim sürecine direnmek bir yere kadar mümkündür. Bir yerden sonra mümkün değildir.

Türkiye’de “ne yaparsak yapalım ama kazanalım” anlayışı hâkim olmaya başladı.Türkiye toplumu kentlileşirken ölçülerini kayıp mı ediyor? Ölçüsüzleşiyor muyuz?

Geleneksel toplumun ölçüleri vardır. Dediğim gibi bir toplum değiştikçe bu ölçüler yıpranır ve her değişim aşamasında ölçüler yeniden tanımlanmaya başlar. Bu bağlamda bugün futbolda yaşanan dram, “geleneksel zengin başkan ve tek adam yönetimi” algısının değişmek zorunda olduğunun bir türlü kabul edilmemesidir.

Peki, Başbakan’ın futbolda şike meselesine bizzat karışmasına ne diyorsunuz?

Fenerbahçe konusunda aldığı tavır yanlıştı ve bunun siyasi bir maliyeti olacak. Bakın… Sosyal ilişkilerde hiçbir şey tabiatta olduğu gibi saf olmaz. Ölçüler yıpranır ama yüzde yüz ölçüsüzlük de olmaz. Gene de aklı selim bazı noktalarda devreye girer ve bu rezaletin faturası sonunda birine çıkar. Çıkıyor da zaten. Önce Yıldırım Demirören’e çıkacak, sonra da seçimlerde Başbakan’a çıkacak. Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanı’nın veto ettiği yasayı parlamentodan tekrar geçirerek büyük hata yaptı. Herkes, “Aa bu Fenerbahçe için geçti” dediği an, algı yönetiminde rezil bir durum yarattı.

Siyaset spora müdahale etti mi?

Siyaset spora müdahale etti. Son federasyon başkanının seçilmesi de siyasetten yeşil ışık alınarak yapıldı. Şike iddianamesinde ismi olan ve antrenörü ile bir yöneticisi mahkûm olmuş olan Beşiktaş Başkanı, federasyon başkanı oldu. Bu ülkenin siyasi kültürü uzun zamandan beri “ya hep ya hiç” prensipleri üzerinde yükseltildi.

 

Yani…

Yani ya tamamen haklısın ya da tamamen haksızsın! Ama gerçekler siyah ve beyaz değildir. Gerçekler hep gri alanlardadır. Kısmen haklı olabilirsin ama kısmen de haksız olabilirsin. Bizim hayata bakışımızda ise böyle bir şey yok. Bizim futbola bakışımız da amigo gibi. Siyasete bakışımız da amigo gibi. Bu amigoluk yıkıcı bir şey.

 

İnsanlar neden taraftar olurlar?

Bir yüzde 30’luk grup var, ben onlara açık tribün taraftarı diyorum. Bunlar fanatiktir. Onlar hayata anlam vermek için taraftar olurlar. Diğerleri için ise taraftar olmak rekabet duygusunu güçlendiren bir şeydir. Mesela ben de bir taraftarım. Galatasaray’ın kongre üyesiyim. Benim taraftarı olduğum kulüp, ligde mücadele ediyor ve başarılı olduğu zaman bir rekabet duygusu yaşanıyor. Rekabet duygusu, insanların ihtiyaçlarından biridir ve dozu kaçmadığı müddetçe çok normal bir şeydir.

Rekabet duygusunun dozu ne zaman kaçar?

Hep kazanmak istemek, kazanılmazsa çok mutsuz olmak… 18 maç oynayıp 18 maçı da kazanmak istemek… Böyle bir şey yok ki hayatta. Dünyanın en iyi takımları Barcelona da, Real Madrid de maçların hepsini kazanmıyor. Türkiye’de taraftarlığın dozu kaçtı. Sportif başarısızlığın izahı olarak, “herkes bize karşı” fikri pompalandığı için, taraftarda bir düşmanlık duygusu yaratıldı. Dünyada böyle kaç ülkede var bilmiyorum ama bizde Galatasaray ve Fenerbahçe maç yapıyor, bütün tribünler ya Fenerbahçeli ya da Galatasaraylı. Rakip takımın taraftarı yok.

Niye?

Emniyet müdürleri ve kulüp yöneticileri düşünüyorlar ki, “bunlar birbirlerinden o kadar nefret ediyorlar ki, bunları statta yan yana getirirsek sahaya inebilirler ve çıkışta birbirlerine döner bıçaklarıyla saldırırlar. Bu tuhaf bir durum.

Gerçek değil mi bu durum?

Gerçek ama bunun üzerine düşünmek lazım. Bugüne kadar döner bıçaklı kaç kişi yattı içeride? Bu soruyu sorduk mu biz? Bütün statlarda kamera denetimi var. Kaç tane taşkınlık yapan, şiddete yatkın olan taraftar hapse atıldı?

Bu şiddeti durdurmak için ne yapmak lazım sizce?

1970’lerde Liverpol ile bir İtalyan takımı Belçika’da Avrupa Kupası için maç yaptı. Liverpool’un fanatik taraftarları aradaki tel örgüyü aşarak İtalyanlara saldırdı ve otuzdan fazla insan öldü. İngiltere Başbakanı Margaret Thatcher, İngiliz futbol yöneticilerini topladı, “ne olacak şimdi” dedi. “Sayın başbakan herhalde İngiliz kulüplerine beş yıl Avrupa kupalarından men cezası verilecek” dediler. Thatcher “Peki o zaman önce ben çıkayım” dedi ve altı sene ceza verdi. “Animals” diye başlayan, “Onlar hayvandır” diye lafa giren unutulmaz bir de konuşma yaptı. Bir siyasetçi açısından ciddi bir risktir bu ama doğru bir tavırdır. Türkiye’de ise eyyam her düzeyde yapılıyor.

Kimler eyyamcılık yapıyor?

Eyyamcılık, emniyet güçleri düzeyinde yapılıyor, kulüp yönetiminde yapılıyor ve siyasette yapılıyor. Fenerli Başbakan, UEFA kongresinde çıkıp, “bu işte şahıslarla kulübü ayıralım” diyebiliyor. Ve Başkan Platini ona çok güzel cevap veriyor. “Bizim teamüllerimizde böyle bir şey yoktur” diyor. Bizde futbolda yapılan eyyamın yani “idare etmenin, nabza göre şerbet vermenin, koruma ve kollamanın” sonu yok! Ama bunun hiç kimseye bir faydası da yok. Bir senedir yaşanan şike soruşturması, davası ve mahkeme kararının bir siyasi faturası olacaktır. Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı seçimlerinde oyunu etkileyecektir bu. Fenerli olup da bugüne dek Erdoğan’a oy vermiş olan insanlar farklı bir partiye oy vermezler ama sandığa da gitmezler.

Kulübü kollamış olan Başbakan’a niye oy vermesinler?

Oradan etkileyecek onu zaten. Kollamaya başladığın zaman bunun sonu yoktur. Otuz iki senelik öğretim üyesiyim. Bir öğrenciyi kollamaya başladığın zaman öğrenci diploma ister işin sonunda. Yani bir imtihandan geçirdin, dersten de geçirmeni ister. O dersten de geçirdin bütün derslerden torpil ister. Bütün derslerden torpil yaptın diplomayı eve yollamanı ister. İnsan tabiatıdır bu! Başbakan Fenerbahçe’yi kolladı ama unutmayın ki Fenerbahçe mahkûm oldu. Kollamayacaktı.

Peki, Türkiye ile gelişmiş ülkeler arasında ahlak değerleri açısından bir fark var mıdır?

Sosyal bilimci olarak bizler bütün toplum adına laf etmek yerine belli kritik noktalarda bulunan insan grubu üzerinde laflar söyleriz. Minibüs şoförünün ahlakıyla tüccar terzinin ahlakı arasında birçok dalgalanmalar olabilir ama biz,  kıymet-i harbiyesi olan grupların ahlak değerlerine bakarız.

Hangi gruplar bunlar?

Bunlar, seçkinlerdir. Modern zamanlarda yaşıyoruz. Modern zamanlarda kamuoyunun aklı azalır. İnsanların basiretleri geç devreye girer. İnsanlar, basında, televizyonda gördüklerine, itibar ettikleri adamların ettikleri laflara inanırlar. Bu yüzden futbolda ortalama “açık tribün” seyircisinin bir günahı yoktur. Kamuoyu önderlerinin ise günahı çoktur. Çünkü kamuoyunu onlar belirler. Dolayısıyla seçkin derken, sözü dinlenen, kanaat önderi pozisyonunda olan, ekonomik anlamda güçlü olan, medyayı, siyaseti, ekonomiyi, futbol kulüplerini yönetenlerden bahsediyoruz burada.

Türkiye’nin seçkinlerini Batı’nın seçkinleriyle kıyasladığımızda ne çıkıyor ortaya?

Batı toplumları, toplumsal değişim sürecinin yavaşladığı toplumlardır. Orada her şey adeta yerine oturmuştur. Hızlı bir toplumsal değişmenin yaşandığı yerde ise değerler yıpranır. Bu kaçınılmazdır. Fakat o noktada seçkinler devreye girer. Çünkü bir toplumda değerleri savunan ve her değişim döneminde değerleri yeniden tanımlayanlar o ülkenin seçkinleridir. Bizde seçkinlerde problem var. Bizde seçkinler yeni değer üretmiyorlar. Onlar, eski değerleri savunuyorlar.

Hangi değerleri savunuyorlar?

Eski yönetim anlayışlarını savunuyorlar. Bizde seçkinler, yeni dünya ile sürekli çatışma halindeler ve sürekli duvara tosluyorlar. Son olarak futbolda da yaşandı bu. Bir toplum değişirken değerler yıpranır ve bu yıpranan değerleri o ülkenin seçkinleri yeniden tanımlarlar dedik ya… Mesela 2010 senesinin akıllı kulüp başkanı nedir sorusunu sorduğunda, kulüp başkanı, 2010’un şartlarına göre yeniden tanımlanır. 1965’in akıllı kulüp başkanıyla aynı şey değildir o tanım. Bizimkiler 1965’in akıllı kulüp başkanı tanımını yapıyorlar hâlâ. “Zengin başkan para koysun, iş bitsin” diyorlar. Bitmiyor ve duvara tosluyorlar. Elit problemi, Türkiye’ deki temel problemlerden biridir.  Türkiye’nin seçkinleri problemlidir. Eğer…

Evet…

Eğer bir ülkede eğitim görmüş, iyi para kazanan, medeni görünüşlü, çağdaş yaşam tarzına sahip olan seçkinlerinin önemli bir kısmı, “Biz askerlerin darbe planı yapmasından rahatsız değiliz. Bu planları yapabilirler ve gerektiği zaman da uygulamaya koyabilirler” diye düşünüyorsa, o ülkede ortalama vatandaşın üzerine çıkarılacak bir fatura yoktur. Burada fatura elite çıkar. Bu yüzden futbolda da açık tribün taraftarından (fanatik taraftardan) çok, yönetimleri ve elitleri konuşmak gerekir. Zira Batı’yla aramızdaki temel fark budur. Batı’daki elitte açık tribün mentalitesi yoktur. Ama bizim elitte açık tribün mentalitesi vardır. Türkiye’de futbolda da, hayatın diğer alanlarında esas sorun budur.

 

Peki, bu toplumda çifte standart da güçlü mü?

Bütün hızlı toplumsal değişim süreçlerinde çifte standart, riyakârlık karşımıza çok çıkar. Ama çıktığı noktalarda elit devreye girer ve değerleri yeniden tanımlar. Bizde bu yapılmıyor işte.

 

Ahlaki değerlere çok önem verdiğini söyleyen muhafazakâr tabanın, şike yasasının iki kere değişmesine ses çıkarmamasını nasıl yorumluyorsunuz peki?

Bir tek Bülent Arınç ses çıkardı, o da ses çıkardığına pişman oldu. Türkiye’de parlamenter sistem yok ki. Parlamentodaki insanlar, Tayyip Erdoğan’ın şahsi onayıyla oraya atanmış olan insanlar. Ayrıca niye CHP ana muhalefet partisi olarak bu rezilliğin içinde yer aldı? Riyakârlık her yerde! Riyakârlık gırtlağımıza kadar...

 

Peki, muhafazakârlar, şike skandalında AKP’nin tutumundan rahatsız değil mi?

Korkuyorlar. Başbakan’a “Yanlış yapıyorsun” diyemediler. Yeni Şafak’ta Ali Akel’in başına ne geldi biliyorsunuz. Adam eleştirel bir yazı yazdı kapının önüne kondu. Şike yasasında yapılan değişiklik, şikeye karışmış olanları kollamadır ve bu kollamanın bir siyasi faturası olacak.

 

Şike rezaletinden hiç rahatsız olmayan muhafazakârların televizyondaki dizilerden rahatsız olmasını nasıl bir ahlaki ölçü ile açıklamak gerekir?

Dizilerde rahatsız oldukları nokta cinselliktir. Kurtlar Vadisi tipi dizilerdeki nefret söyleminden hiç rahatsız olmuyorlar. Muhafazakâr taban ahlakı, cinsellikle sınırlı bir şey gibi anlıyor.

 

Toplum,  dürüstlüğü, ahlak ölçülerini, ilkelerini yitirirse ya da çok yıpratırsa ne olur?

Çözülme olur. Toplumlar da çözülür. Kaotik bir durum ortaya çıkar. Bu kaotik durum sonra yeni bir dengeye ulaşır. Şu anda Türkiye’de kaotik durum yok. Futbolda ilkeler yıprandı ama şimdi yeni bir dengeye gidiliyor. Mahkeme kararı ve beklenen UEFA kararı ve bunun getireceği çalkantı yeni bir dengeye götürecek işi. Eğer mahkeme şikeyi mahkûm etmeseydi, futbola yeni bir denge gelemezdi. Bundan sonra, nasıl her ayranı kabaran subay darbe planı yapamayacaksa, şike yapmak da artık çok zor. Mahkeme kararı pabucun pahalı olduğunu gösterdi. Fenerbahçeli bir hâkim bile Fenerbahçe’nin yöneticilerini cezalandırabiliyormuş mesajı verildi. Ve bu mesaj birileri tarafından alındı.


[email protected]