• 12.11.2013 00:00
  • (3611)

 İnsan hayatında cinselliğin muazzam geniş bir yeri var: maddî düzeyde olduğundan çok düşüncede. Onun için her ideolojide erkek ve kadın davranışlarının ne olması gerektiğine dair yığınla kural oluşmuştur. Kuralların yanı sıra zihnî “teamüller” daha da belirleyici rol oynar. Tarih boyunca ve koca dünya yüzeyinde, bunlar toplumdan topluma çok farklılaşmıştır; bugün bile bir standartlaşmadan söz edilemez. Yani, cinsiyet ayrımından doğan her şeyi “ düzenleme” azmi evrenseldir, ama “doğru düzen”in ne olduğu, görece bir şeydir, toplumdan topluma değişir. Birinin “ahlâklı” saydığı öbürüne göre korkunç bir “ahlâksızlık”tır.

Bunun “doğrusu” denecek bir şey de yoktur. Olduğunu iddia edenlerin söylediği, aslında, “benimsediğim ideolojiye göre doğrusu”dur.

Şimdi, kendini (“Başbakan” seçildiği için) Türkiye’nin “imam”ı sayan Tayyip Erdoğan buna benzer bir iddiayla ortaya çıkıyor ve toplumda kadın-erkek ilişkilerine, kendi deyimiyle “format atma”ya hazırlanıyor. Bunun başlattığı tartışmanın sonu yok. Nihai bir cevabı da yok.

Onun bu girişimini doğru bulan, destekleyen Hayrettin Karaman gibi “ulema erbabı” şimdilik “tek doğru budur” demedi sanırım. Karaman’ın medyada yer bulan söyleminde mihenk taşı, “çoğunluk”. Mademki büyük çoğunluğu Müslüman olan bir toplumda yaşıyorsun, bu çoğunluğun onaylamadığı davranışlarda bulunmayacaksın. Başka koşullarda (sözgelişi, Danimarka’da yaşıyorsan) bir “hak” olacak şeylerden vazgeçeceksin.

Bundan daha “anti-demokratik” bir tutum olamaz. Şimdi buna yerim yok, belki uzun boylu gerek de yok, ama bu önermeyi sağından solundan biraz kurcalayınca, nasıl mutlak bir istibdat getirdiği hemen görülüyor. Herhangi bir “siyasî” otokrasiden çok daha korkunç bir hayat tarzı.

Başbakan Erdoğan torbanın ağzını biraz açınca, ortalığa böyle tavırların, bu tür “düşünce”lerin dökülmesi de yeterince korkunç.

Böyle söyleyenler, bunun “korkunç” falan olduğu kanısında değiller, çünkü İslâm’ın herkes için en iyi hayat tarzını gösterdiğine inanıyor ve herkesin Müslüman olmasını zaten istiyorlar.

Bir “varsayım” olarak, “herkesin Müslüman olduğu” bir âna geldiğimizi kabul etsek bile, hayatın durmayacağını, tartışmanın, fikir ayrılığının, yorum farklılığının bitmeyeceğini bilmiyor, anlamıyor, anlamak istemiyorlar. Onlara göre böyle sorunlar olabilirse de, çözüm, her şeyin doğrusunu bilen ulemanın bu gibi durumlarda karar verme yetkisine sahip kılınmasıdır. Duruma göre, “yüz değnek vurun”, “kolunu kesin” ya da “öldürün gitsin” diyecek bir ulema, meseleyi çözecektir.

Tayyip Erdoğan da buna benzer bir çerçeve içinde düşünüyor olmalı hem de, şimdiye kadar içinde bulunduğu en çapraşık “mezhep kavgaları” arasında. Ayrıca, “imam” olduğunu kendi ağzıyla açıkladığına göre, bu “teokrasi”nin “krat”lığını da kendine yakıştırıyor olabilir. O da bir “çoğunluğa” güvenerek konuşuyor ve böyle konuşarak o çoğunluğu hoşnut kılacağına inanıyor. Bu toplumda, “Ben Komünist’im” diye dolaşanlar bile, zamanında, ODTÜ gibi bir yerde, “El ele gezmek yasak” diyerek terör estirmişlerse, hesap çok yanlış olmayabilir. Nitekim Başbakan hemen “Senin kızın olsa...” diyerek toplumun en yaygın önyargısına tutunuyor.

Benim kızım ne yapacağına kendi karar verir. Benim kızımın nasıl davranacağını ne ben ona dikte edebilirim, ne de Recep Tayyip Erdoğan.

İkincisi, bir kadınla bir erkek bir evde birarada bulunuyorlarsa, ille de bu arkadaşların akıllarından geçirdiği şeyleri yapmak zorunda değillerdir. Cinsel ilişki temel bir ilişkidir ama tek ilişki biçimidir. Topluma bu “mahalle baskını” ahlâkını empoze edenler, bir an durup, kendilerinin takıntılı olup olmadığını bir düşünseler iyi ederler.