• 2.09.2013 00:00

 Suriye üzerine yazmak çok zor. Zannediyorum, birçok insan da benim gibi çaresiz hissediyordur kendisini. Onlardan farkım yazmak zorunda olmam... Yalova Kaymakamı gibiyiz ama gene de maç hakkında kanaat bildirmek zorundayız.

Özet, çaresizim, 1991 yılından beri, uğraştığım, tartıştığım, dersini verdiğim ve bir anlamda tartışmaktan usandığım bir konu bu: “kitlesel katliamlar ve bunların nasıl önlenebileceği” meselesi! İnsani amaçlarla üçüncü bir ülkeye silahlı müdahale konusunda lehte ve aleyhte söylenebilecek tüm argümanları bildiğimi söylersem abartmış sayılmam. İnsanlığın en eski sorunlarından birisi bu. Ve özellikle de 19. yüzyıl ile birlikte uluslararası dünyada bir hukuk normu olarak da şekillenmeye başladı, hâlâ da gelişiyor.

Çok karmaşık bir konu ama basit bir yol da var: “bir devletin iç işlerine hiç bir koşulda karışılamaz” ile, “Birleşmiş Milletler bir polis gücü kursa ve her devlete karışsa” alternatiflerinden birisini tercih edebilirsiniz. Ya da zor yolu seçersiniz, “duruma göre karar veririm”, der arada derede yuvarlanırsınız.

Türkiye kültür dünyası olarak birinci seçeneğe daha yakın durur; değişik isimler taksak da (Batı, emperyalistler, sömürgeciler, kapitalistler vb. vb.) sonuçta bizim ülkede Batı denen cemaatin, insanlık için iyi şeyler yapabileceğine kimseyi inandıramazsınız. “Müslüman bir ülkeye, Hıristiyan bir koalisyonun müdahalesi hiç bir zaman doğru değildir”, veya “Emperyalist-Kapitalist Batı’nın insani nedenlerle müdahale edeceğini savunmak, insanla alay etmektir” gibi sözleri bolca duyarsınız.

Fakat “ötekinin rezilliği” üzerinden kurulmuş bu itiraz, sanki esasta müdahale fikrine itiraz etmiyor gibidir; itiraz müdahale edenin karakterine yöneliktir. Sanki bir devlet Müslüman veya sosyalist ise, müdahale olabilir, deniyor gibidir.

Batı ülkelerinde müdahaleye ilkesel karşı çıkış oldukça yaygındır. Müdahale ve savaş çözüm değildir; bu tür müdahaleler çözmek iddiasında oldukları sorunlardan daha büyüklerini yaratırlar, biçiminde itirazları çok duyarsınız. Doğrudur, bazı devletlerin kendi sınırları içinde soykırım da dâhil, kitlesel imhalara başvurması yapısal bir sorun. Ve bu yapısal sorunlar çözülmeden, dışarıdan müdahalelerle kesin sonuç elde etmek zor.

Ama, meselenin yapısal olduğu ve yapısal sorunların çözülmesi gerektiğini ileri sürenlerin cevap veremediği ciddi bir soru vardır: sorun yapısaldır deyip, kitlesel imhalara seyirci mi kalalım? Niçin insanları kurtarmaya çalışmayalım?

Evet” mi, “Hayır” mı? Hangi koşullarda ve daha da önemlisi, kimlerin karar vereceği durumlarda birilerini ölümden kurtarmak için gidip yardım edeceğiz? Müdahale edeceklerin karakteri; müdahalenin amaçları konu hakkındaki kanaatimizi değiştirir mi? Yoksa, müdahaleye ilkesel olarak mı karşı çıkacağız?

Tartışmaları izleyin: müdahaleye evet, diyenler, Nazi Almanya’sıBosna ve Kosova örneklerini verirler! Ya da müdahale edilmediği için Ruanda’da ölen 800.000 veya Darfur da ölen yüzbinlerce insanı hatırlatırlar. Hayır, diyenlerin ise Irak ve Afganistan başta olmak üzere onlarca başka örneği vardır. Birincilere göre Suriye, Almanya- Bosna- Kosova gibidir; ikincilere göre ise Irak. Hakikaten Suriye hangisine daha yakın dersiniz?

Seçin seçebilirseniz. Sahi, siz hangisinden yanasınız?

Müdahale etmek isteyenlere, “daha önce neredeydiniz” diye karşı çıkmak çok ikna edici olmayabilir. “Sana uyup, fikrimi değiştirdim, kötü mü yaptım; hiç mi gelmeseydim” diye cevap verir! “Müdahale ile neyi çözeceksin” sorusu biraz daha zor bir sorudur. Ama, “şu tarz bir müdahale ile sorun çözülebilir” argümanına açık kapı bırakır.

Bir de unutmayın, hiç müdahale etmeyerek de çatışmalara bir tarz müdahale etmiş oluyorsunuz zaten. O hâlde?


[email protected]