• 11.09.2013 00:00

 Zihniyet dünyamız, insani değerler için başka ülkelere müdahale edilebileceği gibi bir sorun olduğunu pek kabul etmiyor ve meseleyi “Batılı emperyalistlerin çıkarları” bağlamında tartışmayı seviyor. Bunun en önemli nedeni konuyla Osmanlı devletinin bölünme ve parçalanması çerçevesinde tanışmış olmamız.

Oysa dünyada 19. yüzyıldan beri insani çıkarlar için müdahale diye bir sorun var. Özellikle İngiltere başta olmak üzere Avrupa ve ABD’de bu doğrultuda ciddi sosyal hareketler doğdu. İngiliz şairi Lord Byron’un 1825’te, Yunan bağımsızlık hareketine katılması ve ölmesi Avrupa’da bu dalganın doğmasında etkili oldu. Büyük devletler bazen bu hümanist hareketlerin baskısı nedeniyle harekete geçmek zorunda kaldılar.

Elbette müdahaleye şekil veren çıkarlar idi. Hatta insani müdahaleler, sadece çıkarlar ile çatışmadığı durumlarda çok sınırlı olarak gerçekleşti.

O dönem Osmanlı devleti bugünkü Esad rejimi durumundaydı. Egemenliği altındaki grupları eziyor onlara hak tanımıyor ama dışarıdan da kimsenin iç işlerine karışmasını istemiyordu. Bugün Esad’ın her sözü, vaktiyle bir Osmanlı–Türk yöneticisi tarafından söylenmiştir.

Şimdi Türkiye, birçok sebepten dolayı artık nehrin öbür yakasına geçti; Avrupa ve ABD’nin yüz yılı aşkındır tartıştığı sorunları tartışmaya başlamamız bu nedenle tesadüf değil. İnsani müdahale doğru mu ve olacaksa ne kadar?

Ama zihniyet dünyamız henüz bu tartışmalara hazır değil ve maalesef sadece emperyalizm veya Hıristiyan Batı edebiyatı ile sınırlı. Oysa basit bir gerçek var. Türkiye bugün dünyayı yönetme iddiasındaki 20 ülkeden birisi.

Ama bu ülkenin vatandaşı olan bizler, hâlâ kendimizi sömürge çocukları gibi görüyoruz.

İtiraf etmek gerek, kendini sömürge olarak görmenin büyük avantajları var. Mağdur ve kurban rolünü oynayabilir ve tüm suçu kötü Batı’ya atabilirsiniz.

Oysa bu topraklar hiçbir zaman Batı’nın sömürgesi olmadı. Hatta Osmanlı ve sonra Türkiye bazı bölge ve insanları ile sömürgecilik ile kıyaslanabilecek bir ilişki tarzına sahipti.

Aslında Türkiye vatandaşları (solcu, sağcı, Alevi, Müslüman, laik vb. her kesim) kendilerini sömürge çocukları sayarak büyük bir sorumluluktan kaçmaktadırlar.

Çünkü bu toprakların özellikle Müslüman çoğunluğu mağdur ve zavallı olmanın ötesinde çok kötü ve tatsız olayların failleri idiler de. Büyük katliamların ya doğrudan taşıyıcıları oldular ya da destekçisi idiler. En azından vatandaşı oldukları devlet bu cinayetleri onlar adına işledi.

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e oldukça karışık bir süreç yaşandı. Önce Türk’ü, Kürd’ü, Çerkes’i ile tüm Müslümanlar (değişik düzeylerde Aleviler) Hıristiyanların dışlanması ve imhasında önemli pay sahibi oldular. Daha sonra Müslüman topluluk kendi arasında çatladı ve bu sefer dışlanan Kürt ve Aleviler oldular.

Ama bu dönemde her topluluk değişik derecede fail konumunda da oldu. Şimdi tüm bunlardan dolayı, kimse fail olmak istemiyor ve her grup kendisini sadece kurban görmekten çok hoşlanıyor. Böylece geçmişin ürünü tüm sorumluluklarından kolayca kaçabileceklerini düşünüyorlar.

Aslında bir tek bizlere has bir husus değil bu. Kitlesel cinayetlerin işlendiği toplumlarda gözlenen ortak bir ruh hâli. Fail gruplar, genel kural olarak kendilerini kurban olarak görürler.

Söyleyeceğim şu, Türkiye insanı artık Suriye konusunu, anti-emperyalizm veya Hıristiyan Batı söyleminin dışına çıkarak tartışmayı öğrenmek zorunda. Herhangi bir Avrupa devletinden farklı değiliz. Tarihte insan hakları ihlallerine sahip bir devletin vatandaşlarıyız ve bizler de değişik düzeylerde sorumluyuz. Bu sorumluluğun bilinciyle konuyu tartışmalıyız.


[email protected]