• 26.09.2013 00:00

 Gazetelerin operasyonlarda bir araç olarak kullanılması Türkiye’de yeni değil. 6-7 Eylül 1955 olaylarının, İstanbul Ekspres gazetesinin özel akşam baskısı hazırlanarak uygulamaya konduğunu artık herkes biliyor.

28 Şubat’tan Hrant Dink cinayetine giden süreçte de başta Hürriyet gazetesi olmak üzere medyanın bu yönde özel olarak kullanıldığı anlaşılıyor.

Konunun ayrıntısına girmeden, uluslararası benzeri bir örnekten bahsetmek istiyorum.


Ruanda
 soykırımı ve medyanın bu soykırım sırasında oynadığı rol. Örnek çap olarak elbette çok büyük ama işlenen suçun mahiyeti ve işleniş tarzı aynı. Sonuçta medya, hedeflenmiş birtakım cinayetler için kamuoyunu hazır hâle getirmek için kullanılıyor. Deyim yerindeyse, operasyonun psikolojik altyapısını oluşturuyor.

Ruanda soykırımında 1994 Nisan- Temmuz ayları arasında 100 gün boyunca toplam 800.000 civarında Tutsi öldürüldü. Dünyanın sadece seyretmekle yetindiği bu kitlesel katliamda medya çok önemli bir görev üstlendi. Halkının ancak yüzde 60’ının okuma yazma bildiği ve ulaşım imkânları sınırlı olan ülkede, eylemin koordinasyonunda radyo özel bir rol oynadı.

Gerek katliamlar öncesi gerek sırasında hem radyo hem de yazılı basın üzerinden Tutsi azınlığa yönelik sistematik bir kampanya yürütüldü. Tutsiler “düşman” ve “hain” olarak ötekileştirildiler. Kamuoyu Tutsilere yönelik cinayet işlemeye hazır hâle getirildi. Hatta radyo üzerinden bazı şahısların isim ve ev adreslerinin yayınlanması yoluna bile gidildi.

1994 sonrasında gazete ve radyo yöneticileri aleyhine bir dizi davalar açıldı. Uluslararası Ruanda Ceza Mahkemesi ve Gacaca olarak bilinen yerel halk mahkemelerinde görülen bu davalarda sanıklar çeşitli cezalara çarptırıldılar.

Bu davalar içinde RTLM radyosunun kurucuları Ferdinand NahimanaJean-Bosco Barayagwizave Hassan Ngeze aleyhine açılan dava en çok bilinenidir. Ngeze aynı zamanda Kanguru adlı haftalık bir gazetenin de kurucusudur.

Dava uluslararası düzeyde büyük ilgi uyandırdı. Çünkü Nürnberg duruşmalarından bu yana, kitlesel katliamlarda nefret suçu ilk defa soruşturma konusu yapılıyordu.

Uluslararası Mahkeme, nefret yayan konuşma ve yayın yapmanın, fikir özgürlüğü kapsamında olmadığı ve Uluslararası Hukuk tarafından koruma altına alınmadığı ilkesinden hareket etti.

Ayrıca, hükümetlerin en önemli görevlerinden birisinin, kişi ve gruplara karşı nefreti teşvik eden yayınların yapılmasına engel olmak olduğunun altını çizdi.

Dava 2008 yılında sonuçlandı ve sanıklar değişen ağır hapis cezalarına çarptırıldılar. Suçları ise medya üzerinden nefret suçu işlemek; yaptıkları yayınlar ile insanları cinayet işlemeye teşvik etmek ve ülkede cinayet için uygun ortamın yaratılmasına katkıda bulunmak. Mahkeme, nefret suçunu, “insanlığa karşı işlenmiş suç (crime against humanity)” olarak telakki etti ve cezayı buna göre verdi.

Suçlular şu anda cezalarını çekiyorlar.

Bir diğer önemli dava, Gacaca adı verilen halk mahkemesinde Valerie Bemeriki adlı bir kadın gazeteci aleyhine açılan dava. İsnat edilen suç RTLM radyosu üzerinden nefret suçu yaymak ve insanları cinayet işlemeye teşvik etmek. Valerie Bemeriki mahkemede suçunu kabul etti. Savunması, “Ben sadece verilen emirleri yerine getirdim” idi.

2009 yılında ömür boyu hapse mahkûm oldu.

Türkiye’de başta Hürriyet gazetesi olmak üzere medya özellikle 28 Şubat’tan Hrant Dink cinayetine giden süreçte benzeri bir tarzda kullanıldı.

Kişiler ve çevreler ötekileştirildi; vatan haini ve düşman hâline sokuldular. Gerekli kamuoyu yaratılarak, cinayet dâhil her türlü saldırının yapılması normalleştirildi. Hürriyet ve Özkök olayına bu çerçeveden bakmak gerekir. O da bir başka yazının konusu olsun.


[email protected]