• 11.11.2013 00:00

 Bana göre, Başbakan’ın sözleri ikinci bir Gezi depremi sayılmalı. Hangi parkın, hangi binanın nereye yapılacağı kararını vermekten çekinmeyen ve kendisini tek seçici sayan Başbakan şimdi de çocuklarımızın bacak araları ile ilgilenmeye karar kılmış gözüküyor.

Konunun anlamını tartışmadan önce tek bir şey söylemek isterim.


Sayın Başbakan
, ben Üniversite’de okuyan 22 yaşında bir kız çocuk babasıyım. Kızımın izzeti nefsi ile oynamaya ve hakaret etmeye hakkınız yok; benim çocuğum nerede kalacağına kendisi karar verir. Kötü bir şey olursa bu benimle onun arasındaki bir sorundur, karışmak sizin haddinize düşmez; yaptığınıza en hafif ifade ile saygısızlık derler.

Sayın Başbakan, sizin kız-erkek çocuklarımıza karşı gösterdiğiniz bu saygısızlığın çok temel bir nedeni var; biz buna seksist ve erkek egemen kültür diyoruz. Siz böyle bir kültüre sahipsiniz. Ancak ve ancak kadınları seks objesi olarak gören bir zihniyet, “o evlerde neler oluyor bilmiyoruz” biçiminde bir cümleyi sarf edebilir.


Sizin söylediklerinizin muhafazakârlıkla alakası olduğunu da zannetmiyorum. Buna literatürde lümpen kültürü diyorlar.

Eğer muhafazakâr bir baba olarak, herhangi bir yerde, değerleriniz ile bağdaşmayan yaşam tarzları hakkında şikâyette bulunsa idiniz, size sempati bile duyabilirdim.

Ama siz, değerlerinize uymuyor diye, devletin imkânlarını kullanarak, kızımın nerede ve kiminle kalacağına karar vermek istiyorsunuz.

Size bir tek şey söyleyebilirim: Değerleriniz, benim değerlerimden daha kıymetli değil; haddinizi bilin. Hem bana, hem kızıma hakaret ediyorsunuz.

Yaptığınız, çocuklarına özellikle kız çocuklarına güvenmeyen bir zihniyetin ürünüdür.

Sorun bir tek Başbakan’ın söyledikleri ile sınırlı değil. Onun tutumunu destekleyip “çoğunluk bizim gibi düşünüyor”, argümanını ileri süren epey bir kalabalık var.

Oysa kural basittir; bir fikri savunanların sayısı artıkça fikir doğru hâle gelmiyor.

Bu “çoğunluğa uymak zorundasınız” tezinin başını çekenlerden birisi de Yeni Şafak’ın genellikle dinî konularda yazı yazan kalemi Hayrettin Karaman.

Sayın Karaman farkında mı bilmiyorum ama yazısı üstü örtülü tehdit kokuyor:

Çoğunluğun istemediği, zararlı, çirkin, gayr-i meşru gördüğü bir davranışı, bir uygulamayı, bir ilişkiyi hükümetler de kanun ve düzenlemelerle koruyamaz”, diyor ve ekliyor, “bireyler, muhtaç oldukları çoğunluğun hatırı için bazı özgürlüklerini ‘gönüllü olarak’ kullanmama(lı)dır.

Tek kelime ile korkunç bir düşünce buÜrpermemek mümkün değil.

Eğer çoğunluk bir şey isterse, kanun-hukuk hak getire, diyor ve bizden kendisi beğenmiyor diye bazı şeylerden vazgeçmemizi istiyor.

Başbakan’ın söyledikleri ile birleşince oldukça anlam kazanıyor bu sözler.

Bir de bunun tarihî bağlamı var. Bu belki daha da önemli.


Yüzde yüze yakını Müslüman bir toplum muyuz bilemem, hadi diyelim öyle, ama eğer birileri bu toplumun yüzde yüze yakınının Müslüman olmasıyla övünecekse; vaktiyle toplumun yüzde otuz Hıristiyan’ına ne oldu sorusuna da cevap vermek zorundadır.

Sayın Karaman, acaba yüzde otuzu Hıristiyan olan bir toplumdan, övündüğünüz yüzde yüzü Müslüman olan bir toplum nasıl ortaya çıktı? Anlatsanız da öğrensek.

Sakın yukarıda yazdığınız zihniyet bunda bir rol oynamış olmasın?


Başbakan’ın sözleri, Karaman’ın söyledikleri bu topraklardaki var olan derin bir hoşgörüsüzlük kültürünün ürünü.
 İstedikleri, kendilerinin buyurdukları gibi yaşamamız. Karaman’ın beğenmediği türden yaşarsak bizi kanun falan da koruyamazmış. Ne yaparsınız o zaman Sayın Karaman, anlatın da öğrenelim?

Bu topraklarda, toplum düzeyinde, demokratik değerler ve çoğulcu bir kültür için ciddi kavga henüz daha verilmedi, başlayan budur ve bu kavga verilmeye değer.


[email protected]