• 18.11.2013 00:00

 Türkiye, gündemi çok hızlı değişen bir ülke. Şivan’a, Barzani’ye memleketinize hoşgeldinizdiyerek; bölgede, ülkemde her günün 16 Kasım gibi olmasını, yapay sınırların kalkmasını dileyerek, ve bugünlere gelinmesinde emeği geçen her insana derin teşekkürle yazıma “eskimiş” gündemle devam etmek istiyorum.

Başbakan’a teşekkür etmek gerekir. Sonuçta çok derinlerde bir yerlerde var olan lümpen kültürü açığa çıkarttı ve yapılması belki de gecikmiş bir tartışmayı ateşledi.

Erdoğan’ın tavrı bana bir Başbakan’dan çok, mahalle kabadayısının tavrını hatırlattı.

Mahalleden insanlar geliyormuş ve “bazı evlerde karışık şeyler oluyor” diye şikâyette bulunuyorlarmış. Doğrudur geliyordur bu tür şikâyetler; ama asıl önemli olan ondan sonra ne yapacağınız.

Başbakan tavrı ile mahalle kabadayısı tavrı burada ayrışır. Başbakan, hükümetin görevinin yaşam tarzlarına karışmak olmadığını, güvenlik sağlamak; suçu engellemek, eğer işlenmişse suçluyu yakalamak olduğunu söyler. Mahalle kabadayısı ise, “bu mahalle bizden sorulur, bir bakalım ne oluyormuş” edalarıyla onun bunun yaşam tarzına karışır, namus bekçiliğine soyunur.

Aslında, “mahallenin namusunu korumak” anlayışının muhafazakârlık ve İslam ile alakası yok. Toplumumuzda bunun çok ötesinde, son derece yaygın erkek egemen, “mahallenin namusu” ve bu “namusu koruma” kültürü vardır.

Bu kültürün kökleri çok derinlere gider.

Solu, sağı, Alevisi, Sunisi, Kürdü Türkü fark etmiyor. Otoriter kültürün egemen olduğu bir toplumuz.Bireysel özgürlükler denince kuşku duyarız. Bireyin özgür olmasından, herkesin aklına gelen her şeyi yapmasını anlarız. Bireysel özgürlük, “kimin ne yapacağının belli olmadığı” bir düzendir ve korku yaratır bizde.

Erkek egemen kültür olarak da tanımlanabilecek bu kültür, ciddi cinsel tabulara da sahip olduğu için,bireysel özgürlük kavramının çağrıştırdığı tek şey cinsellik olur.

Bu nedenle başta cinsel özgürlük olmak üzere, akla gelebilecek diğer bireysel davranışların “ortak değerler”e dayalı; kolektif bir anlayış ile kontrol edilmesi gerektiğine inanırız.

Ortak değer, açık kadın düşmanı olarak tanımlanabilecek, “mahallenin namusu”dur. Ve bu “namus” erkek egemen değerlerle belirlenir.

Söylediğim gibi, bu zihniyet İslami veya muhafazakâr düşünceden beslenebileceği gibi, başka köklerden de örneğin “seküler- ilerici” düşünceden de beslenebilir.

Bu konu, 1968 gençlik hareketlerinin en çok tartıştığı konuların başında idi. 68 bir anlamda bu tür kolektif ahlaki denetime karşı, bir özgürlük başkaldırısı idi.

Bu başkaldırının iki temel dayanağı vardı; birincisi, kız ve erkeğin birlikte yaşamasının yapacağı ilk çağrışım cinsellik değildir. İkincisi, cinsellik konusunda da bu insanlar özgürdürler ve bu da kimseyi ilgilendirmez.

Amerika’da, “hippy movement” diye bilinen bu hareket, Vietnam savaşına karşı, “savaşma aşk yap” sloganı ile ortaya çıkmıştı.

Almanya’da 1968 gençlik hareketi, Berlin şehrinde komün hayatını esas alan, kız ve erkeklerin birlikte kaldıkları ortak evlerin kurulmasıyla da başladı. İlk kurulan evler, “Kommune 1” ve “Kommune 2” diye bilinir. Bu kültür, daha sonra “Wonhgemeinschaft” (oturma- yaşama ortaklığı) adı altında Alman genç kuşağın yaşam kültürünün ayrılmaz bir parçası oldu. Ben de Almanya’da yıllarca, kız- erkek karışık yaşadığımız bu evlerde kaldım.

1968’li abilerimizin de bu tür girişimleri olduğunu biliyorum.

Kadının seks öznesi olarak görülmediği, kadın- erkek ilişkilerinde eşitliğin sağlanması doğrultusunda atılmış büyük adımlardı bunlar.

Gezi bağlamında tartıştığım gibi, 1968’in bu eşitlik- özgürlük rüzgârı daha sonra boğuldu. “Mahallenin namusu” egemen oldu. Buna ilişkin birkaç örnek vermek isterim.


[email protected]