• 12.11.2014 00:00

Nasuh Abimle yeniden 1994 yılında Ankara’da buluştum. Süryani olduğunu gizleyen çok sevdiği bir arkadaşı vardı. Bu kişinin Süryani olduğunu ben bile yurtdışına çıktıktan sonra öğrenmiştim. Onun evinde buluştuk. Nasuh Abim, Ermeni soykırımı ile ilgilendiğimi biliyordu. İletişim’den çıkan kitabımı okumuştu.

 

Sorgusu ve savunmasında, “biz İkinci Kuvayı Milliyecileriz” diye ifade vermişti. Ben ise kitap ve makalelerde, solun kendisini Kuvayı Milliyeci saymasını eleştiriyor ve ana gövdesini İttihatçıların oluşturduğu bu çevrenin, Ermeni soykırımında oynadığı rolün altını çiziyordum.

 

Çok uzun bir sohbetimiz oldu. Anlaşmamız elbette mümkün değildi. “Ben senin eski kafa dediğin İttihatçı solculardanım, bu tutumumu değiştirmeye hiç de niyetim yok”, diyordu gülerek.

 

Ama Nasuh Abim ile siyaseten anlaşmak veya anlaşamamak hiç önemli değildi ki.

 

Onun için siyasi fikirlerden önce “adam gibi adam olmak” önemliydi.

 

Siyasi düşünce ile İnsan Olmak arasındaki farkı ondan öğrendim, dersem yeridir.

 

Kendisine derin bir sevgi ile bağlı olduğumu biliyordu. Duygularımız karşılıklı idi.

 

Ne zaman buluşsak, --ki daha çok cenaze töreni veya yürüyüş vb. gibi şeylerde olurdu--, sarılır hasret giderirdik. Bana gülerek bakan gözlerini unutmam mümkün değil!

 

Ben onun için sanki hâlâ o korumakla yükümlü olduğu küçük çocuk gibiydim.

 

Hasta olduğunu duyduğumda Türkiye’de idim; telefon ettim. Buluşma sözü verdik. Olmadı işte...

 

 

SİYASETE NİYE GERİ DÖNMEDİ?

 

Bir iki sohbetimizde sordum bunu ona, “niye siyasete girmiyorsun”, diye. En yakın yoldaşlarıÖDP’yi kurmuşlar veya başka siyasi çalışmalar içindeydiler.

 

Söylediği çok özetti; “bu hareket iyi bir sınav vermedi”, dedi. Ona göre, siyasete girmeyi hak edecek bir direniş gösterilememişti. İşkencede çözülmüş ve başı dik siyasi savunma yapmak bile sorunlu hâle gelmişti.

 

Hareketin işkencede bir anlamda kendi geleceğini noktaladığına inanıyordu. Mahkemedeki savunma çizgisinin bu denli “geriden” kurulmasını da böyle açıklamıştı. “Mahkeme sürecinde aramızdan itirafçı çıkmasını engellemek ana amacımızdı”, dedi.

 

Ermeni soykırımı konusunda çalışmadan önce, işkence konusunda çalışmıştım. İşkencede konuşmamanın değil, konuşmanın normal ve olması gereken olduğuna inanıyordum. Bu fikri savundum ona karşı... Bazı Latin Amerika ülkelerinde, siyasi örgütlerin “48 saat sonra çözülme izni” vermiş olduğunu söyledim. Alman-Nazi işgalindeki bazı ülkelerde direnişe katılanlar, yakalanan arkadaşlarının sadece 24 saat direnmelerini istiyorlardı. Daha sonra konuşabilirlerdi.

 

Bu argümanlar ikna etmiyordu Nasuh Abimi. Ona göre ciddi bir çözülme sözkonusu idi. Kanaati bu olmasına rağmen, tek bir kişinin aleyhine tek bir kelime bile söylediğine şahit olmadım.

 

Sonra diğer arkadaşlardan duydum. İşkencede adını bile alamamışlar ağzından. Ama en yakın arkadaşlarını getirmiş yüzleştirmişlerdi.

 

Devrimci-Yoltutuklularının poliste ve hapishanede yaşadıkları daha sonra onların aralarındaki ilişkileri derinden etkiledi. Birbirleri hakkındaki sevgi ve nefretlerinde önemli bir rol oynadı. Ama bunu hiçbir zaman açık açık konuşamadılar; üzerinde konuşulması gereken bir konu hâline getirmeyi başaramadılar. Özel sohbetlerde yapılan ağır hakaret veya sitayişlerle sınırlı kaldı.

 

Eğer o dönemde yaşadıklarını bizlerle, toplumla yüksek sesle konuşma hâline çevirebilseler ve üzerinde açık bir tartışma yaratabilselerdi belki daha güzel şeyler yapabilirlerdi. En azından şu anda bile çok güçlü olan “şiddete tapınma” kültüründe ciddi bir kırılma yaratabilirlerdi.

 

Açık konuşamamada yaşanan derin travmanın etkisi olduğuna inanıyorum. İnsanlar, başkalarıyla ancak üzerinde konuşma kuvvetini bulabildikleri konularda yüksek sesle konuşurlar. Yoksa yaşadıklarının üstünü örtmeyi ve kamusal alanda başkalarıyla paylaşmamayı tercih ederler.

 

Aslında sadece Devrimci-Yol değil, tüm siyasi hareketlerin yaşadığı büyük bir insani dramdır bu. Kendi adıma, bana bu hikâyeler her anlatıldığında, bunların açık ve sakin tartışılması gerektiğinin tekrar ettim durdum. Ama yapan olmadı.

 

Belki Nasuh Abi’nin yokluğu bu tabu örtüsünün kalkması, travmanın etkisinin azalması anlamına gelir ve insanlar dönem üzerine yaşadıklarını, birbirleri hakkındaki kanaatleri de dâhil, daha açık daha rahat konuşmaya başlarlar.

 

Sonuçta ama, o dönemin cehenneminden geçmiş insanlar, yaşadıkları ve birbirleri ile ilişkileri konusunda ne tür bir tavır almış olurlarsa olsunlar, bizim gibilere aldıkları kararlara saygı göstermek düşer.

 

Çünkü geçtikleri cehennem girdabında kimin ne yaptığı konusunda yapılacak her konuşma, gözünü ve dikkatini tek bir noktaya yöneltmelidir: o cehennemim bekçileri ve işkencecilerine.

 

Nasuh Abim benim için bir dönemin çınarı idi. Kendisi ile dürüst olmayı başarmış ender insanlardan birisiydi. Çok erkek egemen bir laftır ama söylemeden edemeyeceğim: Delikanlı adamdı, delikanlı gibi gitti. Onu çok özleyeceğim.

 

[email protected]