• 27.10.2012 00:00

 Her geçen gün görüyoruz ki, Türkiye’nin başına musallat olan temel mesele, ne İslamcılık, ne ataerkil zihniyet ve hatta ne de elitizmdir. Bütün bunlara damgasını vurarak olanca ağırlığıyla siyaseti kuşatan Türk milliyetçiliği açık ara öndedir.

Türk siyasetini rehin alan hastalık milliyetçiliktir. Onun otantik temsilcisi MHP’yi asla kastetmiyorum. Milliyetçi ideolojinin siyasal alana yansıması keşke MHP’nin cürmü kadar olabilseydi. Keşke, İslamcı, sol ya da otoriter modernleşmeci hareketler milliyetçi ideolojiyle aralarına net mesafeler koyabildikleri bir tarih yaratabilselerdi. Bu mümkün olamadı. Otoriter modernleşmecilik zaten bu ideolojinin ana kaynağı oldu. Türkiye’nin en “sivil ideolojisi” İslamcılık dahi devletin sistematik olarak ürettiği milliyetçi ideolojinin hegemonyasına direnemedi. Onunla açıktan çatışamadı. Sol ise bırakın milliyetçiliğe direnmeyi, “tam bağımsızlık”“anti-emperyalizm” gibi kodlar üzerinden onu kendi mecrasında yeniden üretti, bugün de buna devam ediyor.

Laik sosyolojinin geniş kesimleri, İslamcılığı siyasetin otoriterleşmesinde biricik tehdit olarak görmeye devam ediyor. İslami değerlerden demokratik bir siyaset çıkabilmesinin imkânsızlığına inanıyor. Kendi“doğal” ideolojisi olan milliyetçiliğin ülke siyaseti üzerindeki otoriterleştirici etkisini sorgulamayı aklından geçirmiyor.

Ataerkil zihniyetin İslami değerlerden beslendiği ve demokratik kültüre uzak olduğu bir sır değil. Bu zihniyet hiyerarşiyi esas alır. Haklar ve adalet kavramlarına yabancı değildir ama onları kendisi yukarıdan tanımlar ve “koruyucu kollayıcı irade” olarak ihsan eder. Verdikleriyle yetinilmesini bekler. İtaatle adalet, haklarla hiyerarşi, onun tasavvur dünyasında çelişik kavramlar değildir. Bu tasavvurun otoriter bir zihniyete işaret ettiği açıktır. Fakat bu tasavvur kendi başına bugün yaşadığımız sorunları açıklamaya yetmez. Ataerkil zihniyetin, siyasette bütün adil çözümlere kapalı olduğunu ileri sürmek hem kestirmeci bir önyargıyı ifade eder, hem de siyasetin kendine has dinamiklerine kör kalmak anlamına gelir.

Kürt sorunu üzerinden tartışırsak ne demek istediğim daha iyi anlaşılır. Bugün iktidarın söyleminde varlığını bulduğumuz ataerkil zihniyet, Kürt sorununun çözümünde büyük zorlanmalar yaşıyor. Bunu onun adalet kavramına kapalı olmasına mı bağlayacağız? Neden ataerkil zihniyet, örneğin “anadilde eğitim” ya da “özerklik” politikalarını adil bulmasın? Onun “doğasında” bu hakların adil olmadığını kabul etmesini gerektirecek bir “öz” mü mevcut? Kaldı ki, siyasi bir aktörden bahsediyoruz ve bu hakların tanınmasıyla istikrarı tehdit eden terör arasında bir ilişki var. Yani, siyasi fayda bu hakların tanınmasını gerektiriyor. Fakat buna rağmen ataerkil zihniyet bu yönde bir “adalet” yorumu geliştiremiyor. Nedir bunun sebebi? Neden Türkler için bir hak olarak kabul edilenler Kürtler için kabul edilemiyor?

Bunun altındaki temel neden Türk milliyetçiliğidir. İslami değerlerin beslediği ataerkil zihniyetin, Müslüman Türklerle Müslüman Kürtlerin aynı haklara sahip olmasını “adil bulmamasının”açıklanabilir başka bir sebebini gösteremeyiz.

İşin özü şudur: Bugün bütün hiyerarşik tasavvurlarına, demokratik anlayıştan uzak geleneğine rağmen, ataerkil zihniyetin daha önemli zaafı milliyetçi basınçla hesaplaşmayı göze alamayışıdır.

Laik modernlerin Kürt sorunu üzerinden kendilerini temize çekmeye çalışmaları; bütün sorumluluğu muhafazakâr zihniyette aramaları en hafif deyişle körlüktür. Milliyetçilikle hesaplaşmaktan köşe bucak kaçıp, İslami otoriterizme işaret etmek aldatmacadır.

Bayramın birinci günü Silivri’ye, ikinci günü Diyarbakır’a gitmeyi sorgulamakla başlamak gerekir işe.

Neden Silivri’ye selam çakmadan gidilemiyor Diyarbakır’a?

Neden açlık grevinin üç çıplak talebi varken hiçbirisine ilişkin “evet bu hak tanınmalıdır”denemiyor?

Neden oluk oluk kan akarken bin bir mesele üzerine söz söyleniyor da “Kürt raporu” hâlâ yazılamıyor?

Ataerkil zihniyetten mi, yoksa bacakları titreten milliyetçilik heyulasından mı?

Kürtçeyi seçimlik ders yapmasını, “sesiniz duyuldu anadilde savunma hakkını yasalaştıracağız” demesini, yerel yönetimlerin yetkilerini genişletme hazırlıklarını yetersiz bulalım; tamam bütün yalpalamalarını, sertliklerini, milliyetçiliği okşayan oportünizmini eleştirelim ataerkil zihniyetin.

Peki, ya dönüp topluma “gördünüz bunlar PKK ile görüştüler, sizden gizlediler” diye şikâyet edenleri, hükümete diyalog önerip ertesi gün Zonguldak’ta Haberal mitinglerine koşanları ne yapacağız?

Evet doğru; ataerkil zihniyetin bütün tezahürleriyle mücadele etmeden, onun zaaflarına kayıtsız kalarak demokratikleşme yönünde ilerleyemeyiz.

Fakat milliyetçiliğin merkezî sorun olduğunu gözden kaçırarak da ataerkillikle baş edemeyiz.


[email protected]