• 10.04.2014 00:00
  • (2541)

 Türkiye ile Almanya arasındaki ilişki, kuşkusuz, Almanya’da yaşayan, nüfusun yüzde 4-5 dolayında bir bölümünü oluşturan, yaklaşık 4 milyon Türkiye kökenliden ibaret değildir.

Geçen yıl Türkiye’yi yaklaşık 4 milyon Alman turist ziyaret etti. Almanya, Türkiye’nin NATO müttefiki, önde gelen ticaret ortaklarından biri. Türkiye’yi AB yoluna çıkaran Almanya’da Sosyal Demokrat - Yeşil koalisyon hükümeti oldu. Aramızda tarihi ilişkiler var. Türkiye, Almanya ile hiçbir zaman savaşmadı, Birinci Dünya Savaşı’nda müttefiki oldu. Bu ve başka nedenlerle, Almanya’da Türkiye üzerine, Türkiye’de Almanya üzerine uzman akademisyenlerin parmakla bile sayılamayacak kadar az olmasını her zaman yadırgadım. Bu bağlamda tesellim, yıllar içinde Türkiye üzerine yazan kalburüstü Alman gazeteciler tanımış olmam. Bunlar arasında, tarih sırasıyla: Rainer Hermann (Frankfurter Allgemeine Zeitung), Christiane Schlötzer (Süddeutsche Zeitung) ve Michael Thumann (Die Zeit) başta geliyor. Bunların her birinin dostluğunu kazanmak benim için çok değerli oldu; onlardan çok şey öğrendim.

Doktorasını ekonomi alanında yapan, İslam araştırmaları alanında çalışan, anadili Almanca yanında Arapça, İngilizce, Farsça ve Türkçe konuşan Rainer Hermann, 1991-2008 arasında gazetesinin Türkiye ve Ortadoğu temsilciliğini yaptığı İstanbul’da yaşadı. “Türkiye Nereye Gidiyor? Türkiye’de Kültür Savaşları” başlıklı kitabının Almanca aslı 2008’de, Türkçe çevirisi 2009’da basıldı. Kitap kısa süre önce de, çalışmayı güncelleştiren önsözü ve ekleriyle İngilizce olarak yayımlandı (Blue Dome Press, NewYork). Hermann’ın kitabı, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın “çıraklık ve kalfalık” dönemiyle (Erdoğan I) “ustalık” dönemi (Erdoğan II) arasındaki inanılması güç kontrastı anlamaya çalışanlar için mükemmel bir rehber.

Önsözde Hermann şöyle yazıyor: “Baskın şeklinde gelen kanunlar, yasaklar ve haberleşme karartmaları ile Erdoğan hükümeti Türkiye’yi yeniden eski tek–parti yönetimine, hatta sansürcü demirperde ülkelerine çevirmeyi amaçlıyor. Geride kalan onyıllarda merkez-çevre ilişkisi değişti, rejimin dışlananı olan Anadolu’daki çevre merkezin sahibi haline geldi, ama iktidar araçları, bunların otoriter niteliği değişmedi. 2007’de Erdoğan ‘derin devlet’ ile savaşan reformcuydu. O savaş kazanıldıktan sonra Erdoğan ve çevresindeki oligarşik yapı şimdi kurulu düzeni, yeni gücü temsil ediyor. Bu çevrenin yasalara aykırı, otoriter eğilimleri, demokratik hukuk devleti ve hesap verme sorumluluğuyla ilgili değerlerle bağdaşmaz… Önümüzdeki üç seçim Türkiye’nin otoriterliğe mi yoksa demokrasiye doğru mu yol alacağını belirleyecek.”

Hermann, Zaman’a verdiği mülakatta “Türkiye nereye gidiyor?” sorusuna da şu cevabı veriyor: “Türkiye daima yarı yolda. Son on yılda demokrasi için bazı adımlar atıldı. Ama şimdi Türkiye’nin lideri, otoriter bir sistem için adımlar atmayı tercih ediyor. Avrupa’nın AB’sindense Putin’in Avrasyası’na daha yakın görünüyor… Erdoğan’ın balkon konuşmasını dehşet içinde dinledim. Gücünü seçimden alıyor ve istediğinden daha fazlasını yapacağını ve istediği gibi davranabileceğini düşünüyor. Ve bütün bunlar demokratik bir sürece, bağımsız ve güçlü kurumların inşa edilmesine yardım etmiyor. Bu yüzden Erdoğan’ın gücünün, Türkiye’nin güçsüzlüğü olduğunu düşünüyorum.” (Tuğba Kaplan, Zaman Pazar, 5 Nisan 2014.)

İçinde bulunduğumuz durum, bundan daha iyi ifade edilemezdi. Gerçekten bugün Erdoğan’ın siyaseten gücünü koruması, Türkiye’nin gücünü yitirmesi anlamına geliyor.