Sol’un kültürel mesafe tuzağıyla imtihanı

  • 20.07.2013 00:00

 1990’larda sağcı aydınlarda gözle görülür bir yerlilik veya otantiklik tutkusu ortaya çıktı. Türkiye’nin küresel yapılara hızla uyumlandığı, THY’nin yeni başlayan New York seferlerine hacca gidenlere has bir coşkuyla iştirak edildiği yıllarda, yerlilik savunusu yapmak tuhaftı. İçerisinde güçlü bir nostalji unsuru da barındıran yerlilik sevdası, ANAP’ın önayak olduğu “Muhteşem Süleyman” türü sergilerle taçlandı. Ne var ki nostalji, kendi ellerinizle öldürdüğünüzün ardından duyulan bir özlem olarak da görülebilir.

Türkiye Sağı, hevesle önayak olduğu kuralsız kapitalistleşmenin kültürel sonuçlarına timsah gözyaşları dökerken, bu dönüşümlerde oynadığı rolle yüzleşmeye hiçbir zaman yanaşmadı. Çünkü meseleyi hep kültürel alana taşıdı. Buna göre “esas mesele, kültürüne yabancı gayrımilli unsurların bizi özümüzden uzaklaştırmaları, köksüzleştirmeleriydi”. Batıya doğru giden bir geminin dümeninde oturanların, bu yolculuğun kültürel sonuçlarından genellikle kültürel Batıcıları özellikle de solcuları suçlamaları elbette tutarlı veya ahlaki değildi ama etkiliydi...

Bugün AKP lideri Erdoğan da kendisinin “Millet’in hakiki evladı, hizmetkârı olduğu” ifadelerine yansıyan “otantik temsil” iddiasından güç alan bir kültürel popülizmi kullanıyor. Bugüne kadar Sol’un ulaşmaya çalıştığı geniş kesimlerle bağ kuramamasında bahsettiğim popülizmin yol açtığı “kültürel mesafe” elbette önemli rol oynadı. Yani sağcı lider ve entelektüellerin Sol’u gayrımilli hatta gayrıahlaki olarak gösterebilmeleri son derece etkili oldu.

Fakat Sol guruplar, bu kültürel mesafenin daha da açılmasına kendileri de ciddi katkılarda bulundular. Bu noktada en büyük sorun, “dinin zamanla aşılacak bir yanılgı” olduğunda ısrar etmeleriydi. Aynı Sol guruplar, tarihsel nedenlerle içlerinde kök salabildikleri Alevilerin dinî sembollerini ilericilik adına sahiplenmekte beis görmediler. Aslında mantıkları doğruydu: Aleviler ezilmişlerdi ve adalet isteyen söylemlere sıcak bakıyorlardı. “Sol dine nasıl yaklaşmalı” sorusunun cevabı da buradaydı:

Sadece Aleviler değil, Sünni kesimler de maddi ve manevi eziyetler çekmişlerdi. Dinî kimlikleri ve söylemleri üzerinden bu adaletsizliklere tepki veriyor, veremedikleri yerde de yine bu kimlikleriyle var olmaya çabalıyorlardı. Fakat mesele salt ezilmişlikle de alakalı değildi. İnsanlar, dinî kimlikleri üzerinden hayata anlam vermeye çabalıyorlar, bir bakıma “felsefe” yapıyorlar. İşte bu arayışın kendisi, Sol’un bağ kurabileceği bir arayıştır. Ruşen Çakır’ın 1990’lardan beri bıkıp usanmadan anlatmaya çalıştığı hikâye de budur...

Sol genel olarak Türkiye’deki din meselesine fazla kafa yormadı. Ama “hayat” sürekli bu meseleyi önümüze getirip bırakıyor. Yakın zamanda Birikim Yayınları’ndan çıkan, Kazım Özdoğan ve Derviş Aydın Akkoç’un derledikleri, “Sol İlahiyat: Dini Soldan Okumak” başlıklı kitabın da temel çıkış noktası bu. Bu kitapta çok değerli makaleler var. Sahici bir ilgiyi hak ediyor. Gönül ister ki bu makaleler üzerinden canlı tartışmalar yürütülsün.

Kitapları bir yana bırakırsak, hayatın da bize benzer davetler yaptığını söylemiştik. Bu anlamda “Yeryüzü İftarları” tarzı eylemliliklerin, farklı kesimlerle aramızda var olan kültürel mesafeyi aşmak bakımından önemli fırsatlar barındırdığını görebiliriz. Burada düşmememiz gereken bir hatayı yine Gezi eylemlerine katılan başörtülü bir arkadaşın uyarısı üzerinden anımsayalım. Bu arkadaşımız, “başörtülü olduğu hâlde eylemlere katıldığı” için kendisine gösterilen abartılı teveccühten de , “kendi cenahından” gelen niye katıldın eleştirilerden de sıkılmış. Yani, o iradesi ve aklıyla yaptığı tercihler üzerinden algılanmak istiyor. Ne de olsa gönülden gönüle giden yollar var...


[email protected]

 

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.