İnanç ve siyaset

  • 17.08.2013 00:00

 Tarih boyunca dinler, inanç sistemleri olmalarının yanında iktidarın da en önemli kaynakları arasında yer aldılar. Dinlerin, “soulcraft” (ruhun biçimlenmesi) olarak tanımlanabilecek işlevleri, ideal insan ve cemaat yaratmayı amaçlar. Dinler bu nedenle iktidarı hedeflerler. İktidarı tekelleştirme güçleri yoksa, diğer iktidar odaklarına göre hizalanırlar. Ama bunu gönüllü bir geri çekiliş olarak görmek yanıltıcıdır. Bu genellemeyi başta tek tanrılı dinler olmak üzere neredeyse bütün inanç sistemleri için yapabiliriz. İsa’ya atfedilen, “Sezar’ın hakkı Sezar’a, Tanrı’nın hakkı Tanrı’ya” ifadesi, sanıldığı gibi Hıristiyanlığa seküler bir öz kazandırmaz. Bu ifade, içsel dönüşümleriyle ideal dindarlar hâline gelecek cemaatin, kendi dışında yer alan dünyevi devleti yutarak dönüştürme beklentisi olarak da okunabilir.

Bizim tecrübemizin Batı’dan farklı olduğunu” her fırsatta vurgulamak moda oldu. Buna rağmen İslam’ın devletle ilişkisinin tarihine bakıldığında da ayrı gerilimler gözlenebilir. Osmanlı tecrübesinde devletin büyük oranda denetim altına aldığı, bürokratlaştırdığı ulema, İran örneğinde devletten özerkliğini koruyabilmiş, alternatif bir iktidar kaynağı olarak varlığını sürdürebilmiştir. Bu özerk varoluş, 1979 İslam Devrimi’nin de nedenlerinden birisidir. Burada söylenmek istenen şudur: Ruhani ve dünyevi iktidar kaynakları arasında potansiyel bir gerilim her zaman ve her yerde mevcuttur. Bu gerilimin nasıl bir biçim kazanacağını tarih belirler. Çin’de seküler devlet geleneği, dinlere meydan okuma alanı bırakmazken, Hindistan’da Brahmanlar, uzun yüzyıllar dünyevi iktidar sahiplerinden bile daha güçlü olabildiler...

Gelelim Gülen Cemaati ve AKP gerilimine: AKP de, Cemaat de dinî, bir iktidar kaynağı olarak kullanıyorlar. Bu anlamda ne AKP’nin “muhafazakâr demokrat kimliğiyle İslami gömleğini çıkardığı” doğrudur ne de Cemaat’in sadece “hizmet” için var olduğu. Asıl sorun, iki aktörün de modern ulus-devletlere özgü bir indirgemecilikten fazlasıyla etkilenmeleridir. Kemalizm’in sekülerUlus’u, İslami gelenekte dinî kimliği sahiplenen Millet’e dönüşmekle kalmadı, aynı zamanda dinî cemaat algısı ile millet algısı da aynılaştı. Bugün AKP’lilerin de Cemaat mensuplarının da kafasında millet- cemaat- devlet özdeşliği algısı güçlü biçimde yer etmiştir. Nasıl Kemalizm (modern ulus-devlet) yeni insan yaratma iddiasını (soulcraft), dinden “çaldıysa”, bugün de İslami cemaat ve partiler, aynı iddiayı, devlet eliyle millet- cemaat özdeşleşmesini tamamlamak adına sahipleniyorlar.

Kemalistler, türdeş bir ulus yaratma adına bizleri toplum mühendisliğinin hedefi hâline getirmişlerdi. AKP de Cemaat de, devlet eliyle millet- cemaat özdeşleşmesi arayışında benzeri bir toplum mühendisliği hevesine sahipler. Elbette bu arayış, maddi çıkarlardan bağımsız ilerlemiyor. Bu kadar güç biriktirmeyi kimse sadece “hizmet aşkı” veya “millet sevdasıyla” açıklayamaz.

Ne var ki tarih sanki bizimle dalga geçiyor: İki aktör de Kemalizm’e özgü tekçi, “hep banacı” tavırla iktidarı tekelleştirmeye çabalıyor. Böyle olunca reel politik, İslam’ın mevcut ve çatışan ideolojilerden sadece birisi hâline dönüşmesi sürecini hızlandırıyor. İslam adına hareket edenler, başkalarının maddi ve manevi alanlarına çok fazla taarruz edince, İran’da yaşandığı gibi dinden uzaklaşma refleksi de güçleniyor. Yakın tarih bize dünyevi alana fazlaca müdahil olan dinî anlayışların, din karşıtlığını da güçlendirdiğini gösteriyor.

Sonuç, ara renklerin kaybolduğu, dinî ve seküler cemaatlerin gönülsüz toplamından ibaret bir Türkiye olabilir...


[email protected]

 

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.