Kutuplaştırmayın, yeter!

  • 23.11.2013 00:00

 Yazımın başlığına, Sakarya Üniversitesi’ne mensup bir gurup akademisyenin, Kriz ve Kritik Konferansları kapsamında 20 Kasım’da düzenledikleri “Gezi, Kriz, Kritik” panelinde karar verdim. Bizi davet eden akademisyenler, tam da bir üniversiteden bekleneni yapmışlar, Gezi gibi önemli bir süreci detaylı biçimde tartıştırmak istemişlerdi. Üniversitelerin kamusal tartışma ortamı yaratma görevini başarıyla yerine getirdiler.

Muhafazakâr yapısıyla bilinen bir üniversiteye, Gezi sürecine olumlu bakan, çoğunluğu solcu isimlerin davet edilmesi de çok anlamlıydı. Kendisini “ilerici” sayan üniversitelerin genellikle ihmal ettikleri bu dengeci duruşa ayrıca özen gösterilmişti. Panel sırasında böyle bir kamusal tartışma ortamına ne kadar ihtiyacımız olduğunu bir kez daha idrak ettim.

Final haftası olmasına rağmen öğrenciler dört oturumu da doldurup, can kulağıyla dinlediler. Soru soran öğrenciler, genellikle bu konuda net fikri olan ve bunu paylaşmak isteyenlerden oluşuyordu. Bir bakıma soru sormuyor, onay bekliyorlardı. Böyle ortamlarda asıl soru sormaları gerekenler sormaz, içlerinden konuşurlar. Esas mesele de onlara ulaşabilmektir.

Gençlere bakarken, siyaseti yönlendiren “büyüklerimize” sitem ettim. Gençleri fena hâlde kutuplaştırmayı başarmışlar. Oysa ne zaman kutuplaşma gerilese, bu gençler “ötekilerle” kaynaşmanın yollarını buluyorlar. Sözgelimi laik hassasiyetleri olan gençler, ne zaman “başörtüsü mağduriyeti” sözkonusu olsa, “yine mi başörtüsü mevzuu” gibi tepkiler verdiler. Bu tepkileri haksız olsa da, kendi mağduriyetlerinin dillendirilmemesinden rahatsızlıklarını bu şekilde dışa vuruyorlardı.

Umudum tüm mağduriyetleri gözönüne alan bütünleştirici bir haklar ve özgürlükler söyleminin gençler arasında da yaygınlık kazanması. Bu aslında o kadar da zor değil. Karşıt kutuplara itilen gençlerin birbirleriyle müthiş bir konuşma ihtiyacı içerisinde olduklarını düşünüyorum. İlk yüzleşmelerinde belki eski ezberlerini tekrar edecekler. Ama zamanla diğer arkadaşlarının mağduriyet hikâyeleri üzerinden bazı ortaklaşmalar yakalayabilirler.

Bugün Türkiye’yi, gençliklerinde “siyasal rakiplerini” insani bakımdan hiç tanıma imkânı bulamamış, Soğuk Savaş kültürüyle yetişmiş isimler yönetiyor. Bu siyasetçiler, siyaseti bir boks ringi olarak görüyorlar. Saldırı durumunu terk ederlerse yere serileceklerine inanıyorlar. Aynı psikoloji Erdoğan’da da fazlasıyla mevcut.

Soğuk Savaş’ın aşırı kutuplaşmış ortamında, sözgelimi İslamcı bir gencin, “ahlaksız, kızlı erkekli yaşıyorlar” dediği solcu gençleri, kendi aklı ve kalbiyle tanıma imkânı mevcut değildi. Elbette tanımama durumu karşılıklıydı. Abdüllatif Şener, SBF’de genç bir öğrenciyken solcuları tanımaya çalıştığını ama bu girişimlerinde başarılı olamadığını anlatır. Muhtemelen görünüşü nedeniyle “sağcı” olduğuna çoktan karar verilmişti.

Başbakan ustalık döneminde toplumun ayarlarıyla çok fazla oynamaya başladı. Çok düşünülmemiş, beklenmeyen etkileri hesaplanmamış girişimlerle toplumu sürekli geriyor. Gençler de “yetişkinler” gibi, bundan etkilenerek kendi “mahallelerine” çekiliyorlar. Farklı mahallelerle konuşma ısrarında olanlar dışlanıyor. Kamusal tartışma alanımızı yitiriyoruz. Artık Bush Doktrini revaçta: “Ya bizden yanasın ya da düşmandan.” Bu kutuplaşmayı tırmandıranlar, yarının bölünmüş Türkiye’sinden de sorumlu olacaklar.


[email protected]

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.