Bolluk toplumunda İslamcılık

  • 18.02.2014 00:00

 Modern dönemin başlarında İslamcılığın ürettiği söylemler, iktisadi, siyasi ve kültürel yoksunluk ve dışlanma gerçekliğinin izlerini taşıyordu. “Sabretmekvazgeçmekyoldan çıkmamak” gibi vurgular, “iktidar firavunların, iman benim olsun” tavrını yansıtıyordu. Burada ortaya çıkan İslamcılık anlayışı, kıtlık toplumlarında şekillenen bir vazgeçiş ve çilecilik kültürüne yaslandığı için, geleneği olan bir teolojik zemine oturmaktaydı.

Oysa bugün bolluk toplumunda yaşıyoruz ve İslamcılar iktidarda. İçerisinde yaşadığımız bolluk toplumlarında, çileciliğin, vazgeçişin, dünyevilik tuzağına düşmeden sürdürülebilmesi kolay değil. Şimdi asıl mesele güç sahibi Müslümanlara hitap eden söylemler üretmektir ki bu konuda pratik, yani hayat, teorinin ve teolojinin önünde gidiyor.

Güç sahibi Müslüman, gücünden vazgeçmeden var olmak istiyor. Güçlenmesine imkân tanıyan düzenin temellerini sorgulayan, toptan değiştirmek isteyen İslamcılık, artık ona modası geçmiş görünüyor. Türkiye’de bireyselleşen, kentlileşen Müslümanlara hitap eden söylemler üretmek konusunda Gülen Cemaati’nin belli bir birikimi var. Sadece kentlilere değil, dünyanın çok uzak yerlerinde hayat kuranlara da hitap edebilen bir birikim sözkonusu.

Cemaat, güç sahibi takipçilerine, aktif dindarlık dediğimiz, sürekli hizmet etme kaygısı üzerine bina edilen bütünsel bir model sunuyor. Cemaati dünyeviliğin dehlizlerinde gezinirken, kendisini çileci bir hayata hapsedip, bağlılarının yüklerini sırtlanmak ve arındırmak işi de Gülen’e düşüyor. Cemaat dünyevileştikçe, Gülen kendisini daha fazla çileye vurmakta ve bu arındırma görevi, giderek daha büyük bir çaba gerektirmektedir. Gülen, cemaate büyüsünü veren, onları arındıran kişidir ama bu zorlu, sancılı işi, kendisinden başka ve sonra kimin yerine getirebileceği şüphelidir...

Fakat geleneksel tarikatlardan ilham alan cemaatlerin durumu Gülenciler kadar parlak değil. Bu yapıların yüzyıllar içerisinde oluşturdukları karmaşık disiplin pratikleri, şeyh ve müritler arasında yüz yüze ilişkilerin devamına bağlıydı. Geleneksel cemaatler, beden üzerinden hareket ederek ruhu eğitmeyi hedefleyen disiplin mekanizmalarını yeniden üretemiyorlar. Günümüzde çözülen tam da budur. Yani, şeyh-mürit ilişkilerini var eden bedensel disiplinler çözülüyor. Bedenin denetimi üzerine kurulu disiplin çözüldükçe, tatilde jet-skiye binen, daha sonra içeriği son derece radikal görünen vaazlarını mizahi biçimde sunup, “korkuturken güldüren” şeyhler ortaya çıkabiliyor. Sohbet yüz yüze niteliğini kaybedip bir seyirlik hâline gelirken, müritler için de bağlayıcılığını yitiriyor.

AKP’lilere gelince, onların da bolluk toplumunda iktidarda olan Müslümanlara özgü tutarlı pratik ve söylemleri üretebildikleri söylenemez. AKP’ye yakın ilahiyatçıların, bu konudaki “teolojik açığı” kapatıp kapatamayacaklarını zaman gösterecek. Kendisine bakamayan tüm siyasal hareketlerde olduğu gibi, AKP’li aydınlar da son derece reaksiyoner bir İslamcılığa meyletmiş durumdalar. Artık mağdur olmayanların, hâlen mağduriyet İslamcılığına başvurmaları, bolluk toplumuna özgü muktedir İslamcılığın dilinin henüz inşa edilemediğini de gösteriyor. Bu çevrelerde, “olağan zamanlara özgü” bir söylem inşa edilebilecek mi, hep beraber göreceğiz.


[email protected]

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.