Umumi manzara

  • 26.07.2014 00:00

 Bugün Türkiye demokratik kurum ve süreçlerin giderek göstermelik hâle geldiği, otoriter bir Ortadoğu devleti olma yolundadır. Evet, gidişat açık biçimde bu yöndedir ama toplumun bu gidişatı sessizce kabul etmesi beklenemez.

1876’dan bugüne düşe kalka, bedel ödeye ödeye oluşturduğumuz demokratik tecrübemiz bir kez daha saldırı altındadır. Otoriter gidişata seyirci kalanlar ve bahane üretenler olduğu gibi, bunu kabul etmeyerek çocukları için mücadele etmeyi göze alanlar da olacaktır.

Sözkonusu siyasi mücadelelerin parlamento çatısı içerisinde gerçekleşmesi için bu çatı altında muhalefetin gerçek anlamda zemin bulabilmesi gerekiyor. Oysa torba yasalarla “kuvvet haktır” anlayışını muhalefete dayatan bir meclis çoğunluğu, toplumsal meseleleri çözemez, onları derinleştirir.

Müslüman çoğunluklu ülkeler içerisinde Türkiye’yi farklı kılan ve daha da geliştirilebilecek tüm özelliklerimiz tahrip edilmektedir. Suriye iç savaşı patlak verdiğinde Türkiye’ye sığınmak zorunda kalan Suriyeli bir muhalif, Ramazan ayında kendi iradeleriyle camileri dolduranların yanında, yine kendi iradeleriyle içki içenleri gördüğünde, “İşte biz bunun için mücadele ediyoruz” demişti. Suriyeli muhalif, bireylere nasıl yaşayacaklarının dayatıldığı bir ülke istemiyordu.

İşte Türkiye’de tahrip etmek üzere olduğumuz zenginlik budur. Elbette mevcut durum da ideal değildi ama geliştirilebilmesi için ciddi bir zemin yakalanmıştı. Özgürlüklerimizi daha da geliştirip, anayasal güvenceye bağlasaydık, bundan bütün toplum kesimleri yararlanacaktı. Böylesi bir ortamda serpilen sivil İslam, çok daha güler yüzlü ve yaratıcı olabilecekti. Oysa bugün devlet eliyle İslamlaşma gibi uzun vadede hepimize zarar verecek bir tercih dayatılmak isteniyor.

Devlet, bütün sevimsizliğiyle yine her yerde. Eğitim alanından, kültüre, siyasete ve ekonomi alanına kadar her yerde devletin gölgesinde yaşamak zorundayız. Bizim tercihlerimizin önünü açan, ideolojiden arındırılmış bir devlet değil bu. Kendi tercihlerini bazen açık bazen de çaktırmadan dayatan bir devlet sözkonusu olan. Bir gün mahallenizdeki okulun imam- hatip hâline getirildiğini görüyorsunuz. Burada yapılan ideolojik bir tercihtir. Oysa orada yaşayanların o okulu istememe anlamında da ideolojik bir tercihleri olabilmeliydi.

Devletleşen İslam, farklı İslam anlayışları arasında bir tercihin dayatılması anlamına geldiği için kaçınılmaz olarak İslami cemaatleri de birbirine düşürecektir. Elinde bu kadar imkân olan bir devlete karşı mesafenizi korumak her zaman kolay olmayabilir. Öte yandan devlet İslam’ına inanmadığınız hâlde, zorunluluk veya çıkar hesabıyla yakınlaştığınız zaman ortaya çıkan kısırlaşma da kimseye yarar getirmez.

Devletleşen İslam, toplumda İslam’a karşı ciddi bir öfke birikmesine de yol açıyor. Oysa çok farklı İslam anlayışları var. Nasıl İran’da İslam’ın ideolojik ve tekçi bir yorumunun topluma dayatılması, İslam’dan uzaklaşmaya yol açtıysa, aynı şey Türkiye’de de yaşanabilir. Asıl ürktüğüm, İslami hayat tarzına sahip olanlarla, hayatlarını din dışı referanslarla sürdürenler arasında hiçbir ortak zeminin kalmaması ihtimalidir. Giderek kendi adalarına kapanan toplum kesimleri, kısırlaşırlar.

Benim anlayışıma göre, bir insanın olgunlaşabilmesi için farklı yaşam tarzlarından oluşan bir hayat sınavına tabi olması gerekir. İnsan ancak “ötekileriyle” sahici anlamda olgunlaşabilir. Küreselleşme çağında çocukları “benzerleriyle” birarada tutarak “değiştirmemeye” çalışan anlayışlar başarısız kalacak.

[email protected]

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.