Bayram ve adalet

  • 29.07.2014 00:00

Bugün bayram. Ama ülkemiz bayram yeri olmaktan çok uzak. İnsanların sıradanın dışına çıkarak, “eskilerde” kalmış bir yakınlığı, sıcaklığı aramaları bana hep güzel gelmiştir. Çocukluğumuzun bayramlarına duyduğumuz nostalji, yarınları bayram etme azmiyle ve sürekli olarak kendimizle yüzleşme zaruretiyle biraraya gelemediğindeyse, pek bir kıymet barındırmıyor.

 

Nostalji, ellerimizle öldürdüğümüz şeylere bir ağıt hâlini aldığında bana ikiyüzlü görünüyor. Can Yücel’in dediği gibi, “Kendi düşen kentler, köyler ağlamaz!

 

Benim çocukluğumun bayramları da sıradanın dışına çıkmak, hep etrafımda olanları sevmeye çalışmak anlamına geliyordu. Bayram vermekti. Bayramın ifade ettiği adalet kavramı bana hep babaannemi anımsatır. Erken yaşta kocasını yitiren yedi çocuklu babaannem, çocuklarına hep adil davrandığı gibi torunlarına da bu duyguyu aşılamaya çabalardı. Zulasında her zaman birkaç sakız bulundururdu. O zamanlar sakız kıymetli olduğu için her torununa gizlice hediye eder, diğerlerine göstermemesini tembihlerdi. Bayramlarda ise bol bol şeker hediye aldığımız için dünyalar bizim olurdu. Sıradanın dışına çıkar, bolluk ve paylaşımın yan yana olabileceğini öğrenirdik.

 

Bir çocuk, “bayram neden bitti?” dediğinde, gülüp geçeriz. Bolluk ve paylaşım dolu birkaç günün ardından, “düşmanını güçlendiren kendi yıkımını hazırlar” dünyasına hızlı geçiş, benim sağcılara yönelttiğim en temel eleştirilerden birisidir. Oysa bayramlar, toplumsal hayatımızın mevcut şartlarda bile daha iyi olabileceğine dair tecrübelerdir, “pratopyalardır”.

 

Pratopya, pratiğe geçirilebilen ütopya anlamına gelir. Bayramlar dışındaki hayatın bayram olamayacağına dayalı bir “gerçekçilik” bana hep insanın kendi ayağına kurşun sıkması gibi görünür.

 

İnsanların sakince ve beraberce yürüyebilecekleri bir hayatı koşu pistine çevirip durmadan koşmalarına “gerçekçilik” demeleri, bana komik görünüyor. Solculuk, hayatın her gün bayram olması için mücadele etmektir. İmkânsızın değil, mümkün olanın arayışıdır. İnsanın daha güzele dair inancı biterse, hayat susuz kuyulara döner, çoraklaşır.

 

Böyle bir hayatta ruhlarımız da kurur, çoraklaşır. Suriyeli acemi ve mahcup dilencileri “mesele” olarak görmeye başlarız.

 

Böyle bir toplumda bayramlar, ailevi zaruretler yanında acımasız iktisadi ve siyasi mücadelelerden biraz nefes alma çabasına dönerler. Bayramı bile bir hız ve şipşak keyif olayına dönüştürürüz. Yolda takla atmış araçlara bakar, geçer gideriz. Biliriz ki, mevcut hayatımızda birileri takla atacak, iflas edecek, siyasi göçmen olacaktır. Tüm mesele onlar arasına düşmemek, hep yükseğe daha yükseğe zıplamaktır. Biz zıplarken çatlayan zeminlerden aşağıya düşenlerse, bizim yüzümüzden değil, kendi zayıflıkları nedeniyle düşmüşlerdir.

 

Hani şair demiş ya; “dövüşenler de var bu havalarda, el ayak buz tutmuş, yürek cehennem”. Başkaları ölürken, kurşunlanırken, aç yatarken, yeni bir hayata yelken açma umuduyla çıktıkları “yasadışı” yolculuklarda batan gemilerle okyanusun dibine gömülürken, kendimizi eksik, tamamlanmamış görebilmek. Kendi eksikliğimizi aşabilmek için, vermeyi, vazgeçebilmeyi unutmamak. Bunu da göstere göstere değil, sessizce yapmak. Adalet; işte ihtiyacımız olan şey bu.

 

[email protected]

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.