Kendi kendini aklamak

  • 21.10.2014 00:00

 1990’ların Türkiye’sini tanımlayan en iyi ifadelerden birisinin “kara bahar” olduğunu düşünüyorum. İçine düştüğümüz ve debelendiğimiz o berbat şiddet ve yolsuzluk sarmalına rağmen, oradan çıkma irademizi yitirmemiştik. AKP’nin 2002’de iktidara getirilmesi de bu iradenin somut neticelerinden birisiydi.

1990’larda devleti ve devletlûları eleştirmek bedel gerektiriyordu. Güvercin tedirginliğinde yaşayan, elbette korkan ama buna rağmen doğru bildiklerini söyleyenler sayesinde Türkiye kirli savaşla ve onun etrafında oluşan mafyatik iktisadi ve siyasi ilişkilerle yüzleşmeye başladı.

Bunun kredisi de bir bütün olarak sağ aktörlere ait değildir. Sağcılar, “zamanı geldiğinde” eleştirmeye başlarlar. Yani yeterince kuvvetli hissettiklerinde.

Bugünün Türkiye’si herkesin kendi siyasal ve sosyal cemaatinin adasına geri çekildiği, diyalogun, etkileşimin cazibesini yitirdiği yeni bir kara baharı yaşıyor. İçerisine yuvarlandığımız ve hiç hak etmediğimiz bu karanlıktan ise iktidardaki AKP ve ona destek veren İslamcı çevreler sorumlu.

Ben bu eleştiriyi yaptığımda bazı İslamcılar rahatsız olabiliyor. Diyorlar ki, “bizleri nasıl olur da AKP’yle aynı vagona atarsınız.” Tüm bu itirazlara rağmen benim gördüğüm resim çok net: AKP, bu ülkenin büyük mücadelelerle elde ettiği demokratik kazanımları bir bir ortadan kaldırırken İslamcı çevrelerden ciddi bir itiraz oluşmadı. Daha da kötüsü, AKP’lilerin dahi bulmakta zorlanacağı çeşitli bahanelerle parti etrafında kenetlenildi.

Burada büyük bir ahlaki zafiyet ortaya çıkmıştır. İslamcı çevrelerin büyük çoğunluğunun bu çürüme karşısında net bir tavır üretememeleri, bir bütün olarak demokrat çevreler için de sıkıntı yaratmaktadır. AKP’nin canını yaktığı çevrelerde ortaya çıkan İslamofobinin bir nedeni de budur. AKP, eski Türkiye’nin alışkanlıklarını birer birer canlandırırken ona muhalif olanlar bunu bir bütün olarak İslamcıların hanesine yazmaktadırlar.

17 Aralık soruşturması hakkında takipsizlik kararı alınması sonrasında İslamcı çevreler ve AKP’nin gönüllü kalemlerine baktığımızda ortada tuhaf bir sessizliğin hüküm sürdüğünü görüyoruz. Aslında bu çevreler verilen takipsizlik kararının haklı olduğuna inanıyor değiller. Tam da bu algı nedeniyle sözkonusu eski bakanların siyasette bir şansları olmayacak. Buna rağmen gür bir itiraz oluşamıyor?

Kol kırılır, yen içinde kalır” tavrı mı doğrudur; “kendi içimizdeki çürük elmaları ayıklayarak davamızın saygınlığını koruyalım” tavrı mı? Çok açıktır ki İslamcıların büyük ekseriyeti birinciden yana ağırlık koymuşlardır. “Her ne pahasına olursa olsun iktidarda kalmalıyız” anlayışı üzerine kurulu bir “dava” olabilir mi? Bunun için vicdanlarımızın aşınmasına razı olursak, hangi davadan bahsedebiliriz?

Onlar kendi içlerinde bir muhasebeye girişmeden, yakın geçmişteki hatalarıyla yüzleşmeden bu toplumun birlikte yaşama iradesinin canlandırılması mümkün değildir. Düşünün Çarşı Gurubu’nun “darbeci” olduğu yönünde iddianameler hazırlanıyor; vicdan siyaseti yanlısı olduklarını savunanların vicdanlarında yaprak kıpırdamıyor.

Unutmayın Ahmet Kaya’dan özür dilemek için sıraya girdiğimizde sevgili Ahmet Kaya aramızda değildi. Son yıllarda AKP’nin giderek kabaran mağdurlarından da bir gün özür dileneceğinden eminim. Ama bunu bugün yapabilenlerle ileride belki mecburen yapanlar arasındaki fark çok önemlidir.

Ne mutlu yanlış olana yanlış yapıldığı zaman itiraz edebilen cesur insanlara. Türkiye her şeye rağmen birarada kalabiliyorsa bu insanlar sayesindedir...

[email protected]

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.