Sol ve dış politika

  • 22.11.2014 00:00

 Türkiye solunun dış politika konusunda aldığı tutum kabaca ikiye ayrılabilir. Dış politikayı reel politiğin alanı olarak algılayarak uzak durmak yaygın bir tavır. Başka bir yaklaşım ise, “alternatif” reel politik duruşlar üreterek “acımasız mücadelelere” dâhil olmayı tercih eder.

İlk guruptakilerde “dış politika büyük güçlerin oyun alanıdır” şeklinde açık veya örtük bir kabullenmişlik gözlenir. Oyunun kurallarını değiştirmek yönünde bir özgüven olmadığı gibi, yaşanılan süreçlere sonradan ve pek değişmeyen kalıplarla tepki verme tavrı yaygındır. Biraz maç izleyenleri andırırlar.

İkinci guruptakilerse, “büyük güçlere karşı daha iyi büyük güçleri” ikame etmeye girişirler. Sözgelimi ABD emperyalizmini Rusya gibi ülkelerle ittifak kurarak dengeleyebileceklerine inanırlar. Sözkonusu devletlerin temelde kapitalist dünya düzeni ve çıkar temelli dış politikayı kabullenmede herhangi bir farkları kalmadığını unuturlar.

Devletler, temelde aynı akvaryumun kirli suyunda yüzen; hatta bu suyu daha da kirleten benzer aktörlerdir. Bir gurup devleti diğer bir guruba karşı konumlandırarak akvaryumun suyunu temizleyemezsiniz. Kendinizi de kirletebilirsiniz.

Son dönemde dış politika alanında reel politik tutumların çözüm üretmediği, meseleleri daha da katmerlendirdiği zor zamanlar yaşıyoruz. Özellikle Ortadoğu özelinde, reel politik duruşların yaraları daha da kangrenleştirdiği açıkça görülüyor.

Daha önceki yazılarımda da vurguladığım gibi, son otuz yıl bizlere “evrenseli” yeniden anımsamanın zaruretini gösterdi. Evet, modernizm ve sömürgecilik adına bazılarının kimlikleri baskılandı. Bu kimliklerin özgürleşme arayışları asla yadsınamaz.

Fakat sözkonusu kimlik olduğunda, “küçük farklılıkların narsisizmine kapılmak” ve bunun üzerine dışlayıcı siyasal projeler üretmek de mümkündür. Kader değildir, ama güçlü bir ihtimaldir.

Bugünün Ortadoğu’sunda barışın yolu evrenselliği yeniden anımsamaktan geçiyor. Evrensel hukuk, ortak yaşam normları, hep beraber yaşamayı öne çıkaran siyasi hareketler ve siyasal modeller üretmek sorumluluğuyla karşı karşıyayız.

Solun devreye girmesi gereken nokta tam da burasıdır. Reel politik anlayış ve çerçevelerin çöktüğü, ciddi bir çözülme ve yeniden yapılanma süreci yaşanıyor, Ortadoğu’da. Dikkat edin, ilgili devletlerin yaratmaya çalıştıkları “SuriyeliIraklıLibyalı” gibi kimlikler artık birleştirici olamıyor.

Ortadoğu’da her gurubun kendi benzerinin mekânına, adasına çekilmeye zorlandığı yeni bir Birinci Dünya savaşı iklimi mevcut. Bu gurupçu taassuba karşı direnç göstererek, alternatif projeler üretmeliyiz.

Türkiye solu, Ortadoğu’yu anımsamak, tanımak zorunda. Sözgelimi İran’da süregiden toplumsal özgürleşme mücadelelerini öğrenmek, bu mücadeleleri sürükleyen aktörlerle yan yana gelebilmek göreviyle karşı karşıya. Bu örnekler bütün Ortadoğu coğrafyası için artırılabilir.

Bizlerin en önemli meselelerinden birisi, Ortadoğu ve bölge tarihiyle kurduğumuz zayıf ilişki. Buna zayıf tarihsellik diyebiliriz. Tarihten türetilmek istenen her projeye karşı olumsuz tepkiler vermekle yetiniyoruz. Aynı tarih, solun bakış açısıyla nasıl yorumlanabilir meselesine ilgimizi yitirdik. Tarih, kabaca sağcıların ilham alanı; bizlerse bu “kurgusallığa” saldırmakla yetiniyoruz.

Oysa Akdeniz tarihinde, çok önemli birarada yaşama tecrübeleri yaşanmış. Baskıcı devletler ve inanç yorumlarına karşı, farklı ama erdemli insan topluluklarının çok önemli direniş pratikleri var. Roma, Bizans, Pers, Osmanlı gibi imparatorluklar döneminde kozmopolit hayata dair bir birikim oluşmuş. Resmî tarih anlatıları, farklı insan topluluklarının kaynaşma hikâyelerini görmek istemez.

Evrenseli ararken, Avrupa- merkezci bir indirgemeciliğe kapılmamak adına muazzam bir tarihî birikimimiz var.

[email protected]

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.