Ortadoğu’da ‘medeniyetler çatışması’

  • 27.12.2014 00:00

 Ortadoğu’nun petrol zengini ülkeleri dışında kalan geniş coğrafyadaki rejimlerin ciddi bir meşruiyet sorunu var. Bu sorunlu ülkeler listesine İran’ı da katabiliriz.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra bu rejimlerin bazıları önemli bir desteği yitirmekle kalmadılar; Soğuk Savaş’ta ortaya çıkan denge durumundan istifade etme durumlarını da yitirdiler. Suriye’de üst düzey bir yetkilinin, “Sovyetlerin yıkılmasına onlardan daha çok biz üzüldük” demesi boşuna değildi.

Son otuz yılda seküler milliyetçi rejimlerin bazı sosyalist vaatlerini de terk ederek, kendi ahbap çavuş kapitalizmlerini yaratmaları da bahsettiğim meşruiyet krizini derinleştirdi. Bugün Ortadoğu’da orta ve uzun vadede çok ciddi sorunlar yaratmaya aday yeni bir güç dengesi oluşuyor.

Eski seküler milliyetçi, sosyalist rejimlerin neredeyse tamamı ABD veya ABD-AB müttefiki. Yine bu rejimlerin tamamı İslamcı muhalefeti dışlama üzerine kurulu. 2011’den beri üç sahici seçim yapan Tunus, bu dışlama durumuna istisna sayılabilir.

Monarşi olmaları bakımından kendilerine özgü bir meşruiyet gelenekleri olan Fas ve Ürdün de bu Batı yanlısı ülkeler arasındalar. Cezayir, Tunus, Mısır, Irak, Yemen de bu listeye eklenebilirler. Libya’daki hâkimiyet mücadelesinde de Batı yanlısı olmak prim yapabiliyor.

Petrol zengini, rantiyer Körfez Monarşileri de özellikle ABD’nin askerî muhafızlığına göbekten bağlılar. Bu ülkelerde, asli vatandaşlar ve göçmen işçiler şeklinde ikili büyük bir yarılma mevcut. Bazı monarşilerin nüfuslarının yarısından çoğu, hiçbir güvenceye sahip olmayan göçmen işçilerden oluşuyor.

Bu monarşiler, daha fazla siyasal katılım talep eden orta ve üst sınıf unsurlara hiçbir alan açmayarak meşruiyetlerini zayıflatıyorlar. Petrolle gelen saadetin bu durumu nereye kadar taşıyabileceği hiç belli olmaz.

Daha da ilginci, bugün Başar Esad’ın da fiilen Batı yanlısı bir konumda olması ve İran’ın da etrafındaki Sünni radikalizmden ürkerek Batı’ya yanaşmaya başlaması.

Buraya kadar anlatılanların özeti şu: Derin bir meşruiyet krizi içerisinde olan Ortadoğu ülkeleri, bunu aşmak adına daha fazla Batı’ya yaslanıyorlar. ABD’nin bu ülkelerin en azından bazılarına ara sıra yaptığı “demokratikleşin” çağrılarının pratik planda bir anlamı yok.

Buradaki en temel sorunlardan birisi mevcut durumun İslamcıları radikalleşmeye itmesi ve bunun da sekülerlerin korkularını daha da katmerlendirerek, onları da Batı’ya yaslanmış otoriter rejimlerine daha da sarılmaya yöneltmesi. Mısır örneğini iyi anımsayalım: Kendilerine liberal diyen çok sayıda aydın, darbeci Sisi’yi desteklediler.

Oysa bu kısa vadeli “çözüm”, aslında çözüm değil. Bu ülkelerin iyi bir anayasal reformla siyasal alanlarını genişletmekten başka çareleri yok. ABD ve AB, Mısır’da Sisi’ye göz yumarak tarihî bir hata yaptılar. Bu hata, İsrail’in yerleşimleri sürdürmesini durduramama tarihî hatası kadar; hattâ ondan da daha vahimdir.

Bu durumda sözkonusu ülkelerin seküler kimlikleri belirgin liberal ve sol çevrelerine düşen çok önemli bir sorumluluk var: Ülkelerinde ortaya çıkan ve giderek derinleşen “medeniyetçiler ve uygarlıkçılar (Batıcılar)” çatışmasının bu kadar sert geçmesinin temelde demokrasi eksikliğinden kaynaklandığını kavramak ve İslamcıları dışlamayan bir siyasal ve kamusal alanın savunmasını yapmak.

İslamcılara da çok şey düşüyor elbette: Yaşadığımız süreçlere dair pratik şansı olan çözümler üretmek yerine, kendilerinden daha radikal İslamcılara ne kadar hakiki İslamcı olduklarını kanıtlama telaşına düştüler. Sanırım herkesin Tunus’ta yaşananları dikkatle izlemesinde fayda var.

[email protected]

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.