Tribünlerine oynayan aydınlar

  • 30.12.2014 00:00

 Türkiye’de bir gurup, demokratikleştiğimizi savunurken; diğer bir gurup otoriterleşme yolunda olduğumuzu iddia ediyor. Bu iki pozisyonu hararetle savunanların birbirleriyle konuşamadıkları tuhaf bir iklim yaşıyoruz. Aslında bir tartışma da yok. Herkes kendi tribünlerine oynuyor.

Ben bu tartışmada otoriteryanizme doğru bir gidişat olduğunu savunanlar arasında yer alıyorum. Diğer pozisyonu savunanların görüşlerini anlamaya çalışıp, yanlış bulduklarımı da eleştiriyorum. Aslında her iki tezi savunanlar da kendi aralarında bölünüyorlar. Birbirlerine tahammül edemeyenler her iki kesim içerisinde de mevcut.

Sözgelimi seküler bir gelenekten gelen ve bugün AK Parti’yi destekleyenler, bazı “hakiki AK Partililerce” asla “mahalleden” sayılmıyorlar. Etyen Mahçupyan’ın, “Yolsuzluklara insanların büyük çoğunluğunun ve AK Parti seçmeninin en az yarısının inandığı” şeklindeki görüşlerine, Mehmet Metiner sert tepki göstermişti.

Metiner’in aşağıdaki ifadeleri aslında çok şey anlatıyor: “Davamın lideri ve partimin Genel Başkanı bana hangi görevi verirse onu yapmaktan onur duyarım. Bizde görev istenmez verilir. Davamızın neferi olmak benim için şereflerin en büyüğüdür. 2015’teki seçimle kendi şahsi geleceğim için asla ilgili değilim.” Konuyu neden yeniden milletvekili olup olmamaya getirdiği anlaşılamayan Metiner; “davaya” vurgu yaparak, Mahçupyan’a “öteki mahalleden” geldiğini anımsatıyor aslında.

Yemyeşil Şeriat Bembeyaz Demokrasi” başlıklı bir kitabı olan ve orada demokrasiye övgüler düzen Metiner’in “dava, nefer” gibi “Milli Görüş” diline geri dönüşüne o zamanların Metiner’i ne derdi acaba?

Bugün otoriterleşme tezini savunanlardan bir kısmı, “daha baştan haklı olduklarını, AK Parti’nin demokratikleşme gibi bir kaygısının asla olmadığını” vurgulayıp, AK Parti’ye kredi açan bazı kesimleri saflıktan, ihanete varan ifadelerle eleştiriyorlar.

Bu eleştirileri yürütenlerin büyük çoğunluğu, AK Parti’ye oy veren, sempati duyan kesimler ikna olmadan nasıl demokratikleşeceğimiz veya nasıl birarada yaşayabileceğimiz sorusuna tatmin edici yanıtlar vermekten uzaklar. İslamcılığın mevcut hâllerini eleştirmekle, İslamcı oluşumların etkisindeki insanları tanımaya çalışıp, onlara ulaşmaya gayret etmek arasında ayırım yapmıyorlar.

Genel olarak Kemalizm etkisindeki çevreler ve onlarla sosyolojik bağları olan solcular, “öteki tarafı” tanımak, araştırmak, anlamak konusunda çok eksik kalıyorlar. AKP’nin giderek otoriterleşmesi, toplumdaki İslamofobik yargıları öylesine derinleştirdi ki, sırf İslamcılık çalıştığınız için bile “ötekileri” şirin bulmakla eleştirilebilirsiniz.

Azımsanamaz sayıdaki İslamcı da kendilerine yönelik akademik, entelektüel ilgiden rahatsızlar. Bizlerin kendilerini asla anlayamayacağımız gibi bir otantiklik iddiası içerisindeler. Ben İslamcılığı teolog olarak değil, sosyal bilimci olarak anlamaya çabalıyorum. Bu çaba, “mütedeyyinler” diye bir genellemeye konu olan kesimler arasında kendime yakın ve oldukça uzak çevreler görebilmeme de yardımcı oluyor.

Yine pek çok İslamcı çevre, benim gibileri “hatalı mamulât” olarak görüp, dönüştürmeyi kendilerine vazife veya hak olarak görmekteler. Dolayısıyla benim de onları anlamak, araştırmak gibi bir hakkım olmalı.

Herkes tribünlere oynarken, zor sorular sorarak birlikte düşünme, tartışma cesareti göstermek giderek zorlaşıyor. Ama toplum olmanın yolu da ısrarla böylesi bir kamusal alanı yeniden canlandırmaktan geçiyor.

2015 yılında özgürleşme yolunda güzel adımlar atmamız dileğiyle…

[email protected]

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.