Yüce Divan oylamasının kaybedenleri: AK Parti ve Davutoğlu

  • 22.01.2015 00:00

 Dört eski bakanla ilgili Meclis Komisyonu’nda verilen “Yüce Divan’a gönderilmelerine gerek yoktur”kararının ardından Meclis Genel Kurulu'nda da benzer bir karar çıkacağı az çok tahmin ediliyordu. Hem komisyonun hem Adalet ve Kalkınma Parti'li (AK Parti) üyelerinin hem de AK Parti grubunun büyük bir baskı altına alındığı düşünüldüğünde, Meclis’teki fireler hafife alınmamalı.

Meclis oturumunda Yüce Divan için 276 oy gerekirken, Zafer Çağlayan’ın oylamasında 264 ret, 242 kabul çıktı. Bu oylamadan sonra bazı AK Parti’li vekillerin tavır değiştirdikleri ve “genel eğilime” uymayı tercih ettikleri öngörülebilir. Muammer Güler için 258 ret, 241 kabul oyu çıkarken, en olumsuz sonuç Egemen Bağış için yaşandı: 255 ret, 245 kabul. Kendisini diğer üç bakandan ayrıştırmayı başaran Erdoğan Bayraktar için sonuç oldukça olumluydu: 288 ret, 219 kabul. Bağış’ın oylamasında AK Parti’nin verdiği fire 48’i bulurken, genel olarak 37 partilinin Yüce Divan yönünde oy kullandıkları tahmin ediliyor.

“Çatlatılamaz AK Parti” algısında gedik

Bu sonuçlar bize ne söylüyor? Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve kurmaylarının stratejisi başarılı olmuştur. Ama onların daha az fire vererek “çatlatılamaz AK Parti” algısı oluşturmaya gayret ettikleri düşünüldüğünde, surda bir gedik açıldığını da teslim etmek gerekiyor.

Yine AK Parti’nin çok partili siyasi hayatımızdaki en disiplinli Meclis grubu olduğunu anımsadığımızda, fireler, ret ve çekimser oyları başka bir anlam kazanıyor. Diğer merkez sağ partiler; Demokrat Parti, Adalet Partisi ve Anavatan Partisi'nin tecrübeleri hatırlandığında, bu partilerde genel merkeze rağmen oy kullanma tercihlerinin bazı kritik dönemeçlerde parti liderliğini çok zor durumda bıraktığını, hatta bakanların düşürülebildiklerini biliyoruz. Bu açıdan bakıldığında AK Parti ciddi bir istisnadır. Çok partili hayatımızda, Erdoğan kadar parti içi tüm güç odaklarından özerkleşebilen, bu denli muazzam güç biriktirebilen başka bir lider mevcut değildir. 

Dün 2003 yılındaki 1 Mart tezkeresi oylamasından sonra ilk defa AK Parti’nin bir parti gibi hareket etme yönünde az da olsa bir irade sergilediğine şahit olduk. AK Parti’nin bir kurum olarak kendisini korumak adına ve hele hele Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun kendi rüştünü kanıtlayabilmesi için, sonuçlar çok daha farklı olmalıydı. Ama olmadı. Şimdi de mevcut durum üzerinden analiz yapmakla yükümlüyüz.

Sonuç Davutoğlu açısından nasıl yorumlanabilir? Komisyonda yapılacak oylama öncesinde Başbakan Davutoğlu'nun dört bakanı çağırarak "kendi isteğinizle Yüce Divan'a gidin" dediği yönünde haberler çıkmıştı. Davutoğlu bu haberleri yalanlamadı "Genel Başkan olarak herkesle görüşürüm, görüştüklerimle konuştuklarım bizi ilgilendirir" dedi. Davutoğlu'nun "yolsuzluk yapan kardeşim bile olsa kolunu koparırım" sözleri de bu yönde ciddi beklenti yaratmıştı.

AK Parti özerklik kazanma şansını yitirdi

Bu açıdan baktığımızda, yani meseleyi ilkesel boyutundan soyutlayıp, sadece siyasal “denge oyununa” odaklandığımızda, hem AK Parti’nin hem de Davutoğlu’nun Cumhurbaşkanı Erdoğan karşısında ciddi bir özerklik kazanma şansını yitirdiklerini söyleyebiliriz. Eğer siz dikkate alınması gereken ağırlıkta bir güç olursanız, diğer güç sahipleri size rağmen hareket etmekte zorlanırlar. 

Dünkü oylamada bakanlardan en az birisi Yüce Divan’a gönderilseydi AK Parti gurubunun, “Yasama yetkimi gerekli gördüğüm yönde kullanabilirim” deme şansı doğacaktı. Böylece “vicdani kanaatimi kullanarak yolsuzluk yaptığına inandığım şahsı Yüce Divan’a gönderdim” deme rahatlığı yaşanabilecekti. Yine seçici hareket edilerek, muhalefetin istediği sonuçtan da uzak durulabilecekti. Bu işin ilkesel tarafı.

Bir de Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığında oluşturduğu yeni yapılanma ve 2015 genel seçimlerinden sonra başkanlık sistemine geçme planları anımsandığında, bunların bir bütün olarak TBMM’nin, özel olarak da AK Parti gurubunun yasama gücünde büyük gerileme yaratacağı açıktır. Tam da bu noktada AK Parti grubunun kendi yasal ve meşru gücünü hissettirmesi kendi yararlarına olurdu.

Erdoğan’ın kurmayları, Anayasa Mahkemesi’nin güvenilirliğini sorgulayarak ve sorgulatarak büyük bir taarruz başlattılar. Böylece AK Partili vekillerin belli bir mağduriyet algısıyla hareket etmeleri yönünde psikolojik ortam oluşturulmuş oldu. Oysa Yüce Divan’a gönderilen şahıs veya şahıslar, sonuçta suçlu bulunsalardı da onları oraya gönderen irade AK Partililer olacağı için, hasarın en azda tutulma şansı olabilecekti. Turgut Özal’ın bir bakanıyla ilgili söylentiler çıkar çıkmaz ön alarak bakanının aklanması için baskı yapması, son tahlilde psikolojik üstünlüğün kendisine geçmesine vesile olmuştu. Yolsuzlukla eleştirilen aktörlerin nasıl tutum takınacakları da son derece önemlidir. AK Parti’nin buradan bile bir “PR” (halkla ilişkiler) başarısı türetmesi mümkün olabilirdi. Bu özellikle Davutoğlu için taze bir rüzgâr esmesi anlamına gelirdi. Görüldüğü gibi genel olarak AK Parti ve Davutoğlu lehine olan unsurların Erdoğan ve kurmayları aleyhine olabildiği, yumuşatılması ve dengelenmesi oldukça güç bir çatlak oluşmuş durumdadır.

Bu süreçte muhalefet, genel hatlarıyla doğru bir tutum takınmış mıdır? Eğer CHP, özellikle dinleme skandalı etrafında ortaya saçılan çete faaliyetlerini de hedefe alan bütünsel bir temizlenme, arınma söylemi tuttursaydı, bazı isimlerin Yüce Divan’a gönderilebilmeleri konusunda çok daha teşvik edici olabilirdi. CHP, “sadece AK Parti’ye çakmak” noktasına kilitleneceğine, özel hayatın ihlali gibi konularda bütün Türkiye’ye yaşatılan ve yaşatılması mümkün mağduriyetleri de karşısına alabilmeliydi. Son tahlilde dinleme skandalları, TBMM’ye de yapılmış bir saldırıdır ne de olsa…

Yukarıda AK Parti grubunun uzun vadeli çıkarının, Erdoğan’a rağmen hareket edebileceğine dair bir işaret fişeği yakmasında olduğunu savundum. Aynı mantığı Davutoğlu için çok daha rahatlıkla kullanabiliriz. Hatta denilebilir ki, AK Parti gurubu 13 yıldır yönetim süreçlerinden dışlanmayı zaten kanıksamıştı. Erdoğan’ın “mutfak kabinesiyle” yönetimi götürdüğü, AK Parti grubunun da başka alanlarda etkili olma karşılığında buna ses çıkarmadıkları bilinen bir gerçek. Hatta ANAP’la karşılaştırıldığında AK Parti’de bakanlık bekleyen insan havuzu bile çok daha dar. Baştan beklenti olmayınca buradan doğan hayal kırıklıkları dahi nispeten daha kolayca tamir edilebiliyor.

Ama Erdoğan’ın fiili durumu dahi başkanlık sistemi lehinde zorlamasına Davutoğlu ne kadar sessiz kalabilir? Bana göre zaten sessiz de kalamıyor. Erdoğan’ın kabineyi toplama kararı çıktığında Davutoğlu’nun ilk tepkisi, “Bunu beraber konuşmadık” mealinde olmuştu. Yani bu konuda kendi onayının da gerekli olduğunu vurgulama ihtiyacı hissetmişti. Davutoğlu’nun son dönemde en fazla kullandığı ifadelerden birisinin “Muhatap benim” olması da elbette yetki anımsatması ihtiyacından kaynaklanıyor. Yine Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın “Cumhurbaşkanlığı liderliğindeki kabine toplantılarının rutin olmayacağını” sıkça vurgulama ihtiyacı hissetmesi de bu konudaki rahatsızlığı ele veriyor.

Maç henüz bitmiş değil

Davutoğlu’nun yolsuzluk konusunda farklı bir tutum takınmaya çalışması da yukarıda bahsettiğim özerklik arayışından bağımsız algılanamaz. Davutoğlu komisyonun ve TBMM’nin özgür iradesine vurgu yaparken, birilerinin “Komisyon ve AK Parti grubu Yüce Divan yolunu açarsa paralel komplo iddiası” çöker diyerek bu yapıları abluka altına almalarının ardında böyle bir mücadele olduğu açıktır. Bu mücadele aynı zamanda yakın dönem Türkiye’sinin nasıl yönetileceğine dair de bir mücadeledir.

Erdoğan’ın kendi dar kadrosuyla AK Parti’yi ve Türkiye’yi yönetmesinden rahatsız olan Davutoğlu ve eski kuşak, ilk raundu kaybetmiş görünüyor. Bundan sonraki büyük kavganın milletvekili adaylarının tespiti alanında verileceğinden kuşku yoktur. Erdoğan’ın bu konuda şimdiden çalışmaya başladığı kulislere yansımaktadır. Üç dönem kuralının da partide yeni bir arka bahçe oluşturulması açısından bir imkân sunduğu açıktır. Davutoğlu’nun AK Parti grubuna ve partiye damgasını basmak adına bir varoluş mücadelesine girişeceği beklenebilir. Kuramsal olarak Davutoğlu’nun belirleyici olması gerektiğinde kuşku yok. Ama bugüne kadar partinin hemen hemen her konumuna kimin seçileceğine karar veren Erdoğan’ın da bu konuda hem büyük bir deneyimi hem de azımsanamaz bir ağırlığı var.

Yakın zamanda oluşması muhtemel “Güçlü Başkan, Zayıf Başbakan ve Zayıf Meclis” eksenli yönelime direnişin bir raundu dünkü oylamada kaybedilmiş olabilir.

Ama bu maç henüz bitmiş değil…

Doç. Dr. Yüksel Taşkın, Marmara Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi ve Taraf gazetesi köşe yazarı. Lisans, yüksek lisans ve doktorasını Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde tamamladı. Taşkın’ın 'Anti-Komünizmden Küreselleşme Karşıtlığına: Milliyetçi Muhafazakar Entelijensiya' (İletişim, 2007), ‘AKP Devri: Türkiye Siyaseti, İslamcılık ve Arap Baharı’ (Birikim, 2013) ve (Suavi Aydın ile beraber) ‘1960’tan Günümüze Türkiye Siyasi Tarihi’ (İletişim, 2014) başlıklı kitapları yayımlandı.

http://www.aljazeera.com.tr/gorus/yuce-divan-oylamasinin-kaybedenleri-ak-parti-ve-davutoglu

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.