Kaplanın Kuyruğu

  • 8.02.2017 00:00

 AK Parti, 2010 Referandumundan sonra rejimin vesayetçilik üzerinden oluşturduğu denge ve fren mekanizmalarını yenilgiye uğrattı. Bu mekanizmalar, toplumu değil devleti korumak için tasarlanmıştı.

Bu mekanizmalardan birisi de Cumhurbaşkanlığı makamıydı. Bu makama, seküler Cumhuriyet adına hareket edecek bir şahsın geleceği varsayıldığından ciddi yetkilerle donatılmıştı.

AK Parti birden bire muazzam bir kuvvete kavuştu. Uzun vadede daha güvenli bir konumda olmak ve bir kuruma dönüşebilmek adına yapması gereken, sivil bir anayasa için öncülüktü.

Nitekim 2007’de Ergun Özbudun’un içinde olduğu ekibe ısmarlanan Anayasa, temelde Parlamenter demokrasiyi daha da güçlendiren bir metindi. Orada Başkanlık vurgusu yoktu.

O yoldan gidilseydi, AK Parti belki de Türkiye’nin gördüğü en hegemonik, kalıcı siyasal parti olacaktı. Parti bir kuruma dönüşebilecekti.

Ama bu tercih yapılmadı. Parti, benim “endişe ve fırsatçılık” kavramlarıyla açıkladığım devlet geleneğine yaslanmayı, onu yeniden üretmeyi tercih etti.

Bu bakışa göre devletin veya sistemin istikrarı, temel hak ve özgürlüklerin kırpılmasıyla, toplumun denetim altında tutulmasıyla mümkündür. Oysa toplum eski toplum değildi. Sosyolojik olarak daha da farklılaşmış, iyi kötü siyasal araçlarla kendisini ifade etmeye alışmıştı.

Bu toplum için sanırım kaplan benzetmesini yapabiliriz. AK Parti, çok yanlış zamanda, Kaplan’ın kuyruğunu yakalayıp, onu ehlileştirebileceği yanılgısına kapıldı. 2011’den beri daha da keskinleşen yönetilemezlik krizi bununla ilişkilidir.

Kaplan bu şekilde terbiye edilmeyi reddediyor. O reddettikçe, daha da sert biçimde üzerine gidiliyor.

AK Parti, neden bu tercihe yöneldi sorusunun yanıtları çok uzun. Bana göre en önemlisi, hızla iktisadi, siyasi ve kültürel güç merkezlerini ele geçirerek, eski “seçkinleri” tarihe havale etme hırsına kapılmalarıdır.Buna rahatlıkla “fırsatçılık” diyebiliriz.

Bu tercih bir defa yapıldıktan sonra, toplumun tehdit unsuru olarak algılandığı devlet geleneğine geri dönüş kaçınılmazdır. Çünkü bu tercih, beraberinde bir korkuyu, endişeyi de yeniden üretir: “Varoluşsal güvensizlik.”

Toplumdan veya Kaplan’dan ciddi olarak korkulduğu için, onun kuyruğunu tutmaya, üzerine oturmaya, denetim altına almaya muazzam bir enerji harcanır. Hayat güvenlikçiliğin kısır ve dar penceresinden okunmaya başlanır. İçeride ve dışarıda düşmanlarla, tehditlerle sarılmışızdır.

Bu ortamda daha fazla hürriyet, daha fazla zaaf ve kırılganlık olarak algılanır.

Oysa tam tersi tercih edilebilirdi. Zaten Türkiye siyasetinin gelip gelip dayandığı ve bir türlü aşamadığı yer de burasıdır. Rejimin veya devletin korunması için toplumu denetim altında tutmak, eski paradigmadır ve asla işlemez. Kaplan’ın kuyruğunu yakalarsınız ama asla ehlileştiremezsiniz.

“Devlet aklı” bir türlü yeni bir paradigmaya sıçrayamıyor.

Nedir bu yeni paradigma? Temel hak ve hürriyetleri güçlendirmek, demokratik siyasetin önünü açmak, devleti ve rejimi de kuvvetlendirir. Bu aklın üretilememesinden bahsediyoruz.

İşte Türkiye siyaset sınıfının, yani “seçilmiş seçkinlerin” ve devletluların, yani “seçilmemiş seçkinlerin” bir türlü sıçrayamadıkları paradigma budur.

Belki de onların eski Türkiye’ye yapışıp kalmaları, yeni Türkiye’de bu kadar ayrıcalıklı olamayacaklarıyla ilgili bir endişeye de dayanmaktadır?

Düşünün eski Türkiye’de siyasi iktidar, en çok 15 yılda kendi sermaye sınıfını yaratabilmekteydi. Ama bu temelde eşitsizlik üreten bir tercihtir ve toplumun çoğunluğunun yararına değildir.

Bu da demektir ki, eski Türkiye’yi değiştirme gücü ve iradesi olan yegane güç Kaplan’dır. Toplumun demokratik güçleri, er veya geç, eski Türkiye’nin dar ceketini söküp atacaklar.

Devletin rejimi koruduğu eski Türkiye’den; demokratik sistemin, toplumun inşa ettiği denge ve fren mekanizmalarıyla korunacağı yeni Türkiye’ye geçme zamanı gelmiştir.

16 Nisan’da eski Türkiye’nin en köhnemiş halini bize dayatan bir paketi oylayacağız. Bu paket, 1876’dan beri süregelen temel siyasi meselemize verilebilecek en köhne ve yanlış yanıttır.

Seçimin OHAL’de ve “Hayır”cılar açısından bu kadar eşitsiz koşullarda yapılması, aslında karşımızdakinin eski Türkiye olduğunun açık bir göstergesidir.

Hayır demek, eski Türkiye ısrarına kırmızı kart göstermek, yeni Türkiye’nin kapısını aralamaktır…

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.