Ilımlı İslamın İktidarla İmtihamı

  • 2.01.2014 00:00

 Merkezinde Mezopotamya’nın bulunduğu İslam coğrafyası, İnsanlık tarihinin önemli bir kısmına tanıklık etmiştir. Bu coğrafyada ortaya çıkan kent devletleri, insanlığın uygarlaşma yolunda büyük bir kazanım yarattı. Burada doğan uygarlık, önce Ege’nin iki yakasına, oradan Latin – Roma uygarlığına ve nihayetinde  bütün dünyaya yayılmıştır.  Bu coğrafyada karşımıza çıkan antik kent kalıntıları, bizlerin ne kadar önemli bir uygarlığın mirasçıları olduğumuzu bütün çıplaklığıyla gözler önüne sermektedir.

Bu konumuyla Hint Okyanusu’ndan, Atlas Okyanusu’na uzanan İslam coğrafyası ve onun çevresi, önemli bir kültür zenginliğine de ev sahipliği yapmaktadır. Bölge aynı zamanda çok tanrılı inanç sisteminden tek tanrılı dinlere geçişin de merkezi olmuştur. Semavi dinler bu topraklarda doğup, bütün dünyaya yayılmıştır.

İslam coğrafyasında bugün yaşanan problemlere daha yakından bakabilmek için, öncelikle din ile iktidar ilişkisini kısaca bir hatırlamakta fayda olacağı inancındayım.

Hristiyanlık feodalizmin etkin olduğu orta çağda, oldukça yaygın bir şekilde, günlük siyasal yaşama dâhil olmuş ve deyim yerindeyse iktidarların ortağı konumuna gelmiştir. Ancak Avrupa’nın sanayi toplumuna geçişi ile beraber, adım adım kiliselerin siyaseti etkileme gücü ortadan kalkmış, sonuçta bugünkü duruma gelmiştir. Ancak bu güne gelmeden önce, Hristiyanlık üzerinden iktidarlaşmaya çalışan güçlerin mezhepler üzerinden (Katolik, Ortodoks, Protestan) oldukça kanlı savaşlara giriştiğini de unutmamak gerekir. İslamiyet’te ise, ruhban sınıfı hiç bir zaman iktidarların ortağı durumuna gelmedi. İslam’da ki din ehli, daha fazla iktidarın yanında, onun meşruiyetini pekiştiren bir konumda oldu.

Avrupa da kapitalizmin gelişmesiyle elde edilen zenginlik ve yaratılan teknolojik üstünlük dünyanın geri kalanına karşı tepeden bakış açısını geliştirdi. Bu koşullarda gelişen oryantalizm düşüncesi, batıyı her anlamda dünyanın merkezi olarak görüp geriye kalan herkesi (özellikle doğuluları) daha aşağı bir konum olarak sınıflandırdı. Bu düşünceden etkilenen doğunun modernistleri (özellikle İslam coğrafyasındakiler) batı karşısında düştükleri geri konumun birinci derecede sorulusunu İslam dini olarak görüp, bu inancın toplum içindeki etkisini ortadan kaldırmayı hedeflediler.

Ondokuzuncu yüz yıldan itibaren gözle görülür biçimde ahalisi İslam olan Osmanlı ve Safevi İmparatorlukları, ahalisi Hristiyan olan Avrupa’nın Kolonyalist-Emperyalist devletleri karşısında gerileyerek, bu devletlere bağımlı bir konuma düştüler. Yirminci yüz yılın başlarında ise İslam coğrafyasının önemli bir kısmı bu devletlerin sömürgeleri konumuna geldi.  Bu sömürgelerde gelişen bağımsızlıkçı mücadeleler büyük öçüde milliyetçi modernist-seküler önderlikler etrafında şekillendi.

Bugünkü anlamda siyasal islamın ortaya çıkışı;  Rusy’da sovyet devrimi sonrası yaşanan iki kutuplu dünyada, SSCB’nin güneyden kuşatılmasını sağlamak için, özellikle başını ABD nin çektiği (soğuk savaş stratijisi uyarınca) anti kominist hareket, din üzerinden, bütün İslam coğrafyasında örgütlenmeye çalışıldı. Özellikle  Afganistan’a yönelik  Rus müdahalesi ve işgali karşısında islam inancı üzerinden anti kominist-anti içgalci hareketi örgütleyen CIA,  siyasal islam düşüncesini silahlandırıp Afganistan’da büyük kazanımlar elde etti. Aynı zaman diliminde yaşanan İran da ki İslam devrimi, şii inancının yaygın olduğu topraklarda gerçekleştiğinden, sünni islam içinde yaygın bir taraftar bulamadı.

Ancak İran’da ABD’nin yakın mütefiğinin devrilip, yerine SSCB ile flort eden Homeyninin gelmesi, batılı devletleri ciddi biçimde huzursuz etti. Yine de bu iktidar değişimi ruhban sınıfının iktidara gelmesi itibarıyla dünyada ve bölgede önemli yankı uyandırdı.

ABD yine de, SSCB (Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği) yıkılıp, soğuk savaş sona erinceye kadar Afganistan’da örgütleyip cihad için ölümüne savaştırdığı güçlere olan desteğini sürdürdü. Ancak SSCB’ nin yıkılmasıyla zaferini ilan eden ABD’nin, bu güçlere ihtiyacı kalmamıştı. Ancak Afganistan’da iktidarlaşma olanağı bulan  (silahlı mücadele içinden gelen Taliban hareketi) siyasal islamcı güçler, yeni hedef olarak, bütün İslam dünyasını, Hristiyan batının etkisinden kurtarmayı seçtiler. Çünkü İslam Dünyasının içinde bulunduğu olumsuz koşulların müsebibi olarak Hiristiyan batıyı görüyorlardı. ‘Kurtuluşu’ sağlamak içinde, her türlü savaş şeklini mübah kabul ettiler.

İran’daki gelişmeleri kendisi için büyük bir tehlike gören Suudi Arabistan ve benzeri ülkelerdeki iktidarlar, kendilerine yönelmeyen bu yapılara büyük destekler vererek muhtemel düşmanlarının önünü kesmeye çalıştılar. İran’ın Şii inancı üzerinden diğer bölge ülkelerine sızma çabası, batılılar açısından büyük bir tehlike olarak algılandı. Bu nedenle, ne kadar despotik olursa olsun, kendileriyle birlikte çalışan yerel iktidarların, kendi halklarına karşı uyguladıkları, anti demokratik baskılara, insan hakları ihlallerine karşı kayıtsız kaldılar. Bu durum nedeniyle bölge halkları, yerel iktidarların bütün olumsuzluklarının birinci derecede sorumlusunun başını ABD’nin çektiği batılı devletler olarak gördü. Arap, İsrail savaşında ABD ve diğer batılı devletlerin sorgusuz, sualsiz biçimde İsrail’in yanında yer alması, İslam dünyasında bu güçlere karşı büyük bir husumetin gelişmesine neden oldu. Bu durum yerel iktidarların işini daha da kolaylaştırdı. Onlarda halkların yaşadığı bütün olumsuzlukların sebebinin dış güçler olduğu propagandasının arkasına saklanarak iktidarlarının ömrünü uzatmaya çalıştılar. Kentleşmeden, eğitimden, dünya nimetlerinden uzak olarak yaşayan bu halklara her şeyin Allahtan geldiğini öğütleyerek devlete ve iktidara karşı talepkâr  ve isyankar olunmaması gerektiğini öğütlediler. İslam dini inancını da bu yönde kullanmaktan çekinmediler. Bölge coğrafyasında sanayileşme yaşanmadığından, ne yazık ki, demokrasi talep eden ciddi bir sınıflaşmada mevcut değildir.  Bütün ekonomik güç, silah bulundurma tekeli, yargı ve yasama yetkisi iktidarın kontrolünde bulunduğundan, bu güce karşı muhalefetin bedellide daima çok ağır olmuştur. Bu nedenle iktidara karşı muhalefet ya ordu içinde darbe girişimleriyle ya da silahlı kalkışmalar biçimde olmuştur. Maalesef bu durum bu günde büyük ölçüde geçerlidir.

11 Eylül saldırıları gerçekleşinceye kadar ABD, olayın vardığı boyutları kavramakta zorlandı. 11 Eylül saldırıları sonrası Radikal İslamla mücadeleyi baş görev olarak önüne koyan ABD Afganitan müdahalesiyle Taliban-El Kaide hareketni yer yüzünden silmeye çalıştı. Afganistan’da Taliban’ı iktidardan uzaklaştırmayı başarmış olsada, tamamen bir bataklık durumunda olan islam coğrafyasında (Halka yabancılaşmış, her türlü yolsuzluğun, baskının, zulmün hakim olduğu, gelir dağılımında büyük uçurumlar bulunan anti demokratik diktatörlerin iktidarlarını sürdürdüğü bu yapısı nedeniyle) yayılıp yaşamını sürdürmesini önleyemedi. Esasen zengin yer altı kaynakları üzerinden zenginleşen bölge devletlerinindeki bazı iktidrlar statülerini korumak için bu gruplara destek olmaktan çekinmediler. İslam coğrafyasında yaşanan hakimiyet kavgası, Çeçenistandaki Rus zulmü, Bosna Hersekte yaşananlar ve ABD nin Irak’ı işgaliyle yaşanan süreç bazı bölge güçlerin radikal islami gruplara ciddi destekler vermesine sebep oldu.

Büyük maliyetine karşın Afganistan ve Irak müdahaleleri ABD açısından istenen sonuçları vermedi. İsrail, Filistin savaşında İsrailden yana tutum nedeniyle İslam aleminde büyük itibar kaybeden ABD Irakta yaşanan iç savaş benzeri durumun müsebbibi olarak görüldüğünden daha da prestij kaybetti. Bölgede siyasal İslamın etkisini kırmak için alana giren ABD, sonuçta daha kötü bir konuma düştü. Irak müdahalesinin yarattığı en önemli olgulardan birincisi; kendi yurtaşlarını çocuk, kadın, suçlu ve suçsuz ayırmadan kimyasal bombalarla katleden bir caniden kurtarmış olması, diğer önemli bir olgu da bölgede yaşanan en önemli surunlardan biri olan Kürt dramının son bulmasına kapı aralamış olmasıdır. Ancak Saddam iktidarının devrilmesi Irak’ta Şiilerin iktidarlaşmasının önünü açtı. Bu durum Suudi Arabistan, Kuveyt ve Arap emirlikleri açısından büyük bir kayıp olarak görüldü. Çünkü bu durum bölgede İran’ın elini güçlendirdi. Bugünde Irak’ta yaşanan Şii- Sünni eksenli çatışmanın arkasında İran, Suudi kapışması vardır. Tarafların cami önlerinde, Pazar yerlerinde sivil halkı katlederek sürdürdükleri savaş dikkate alındığında bu güçlerin iktidarlarını korumak için nice kanlı katliamlara imza atmaya açık olduklarını bizlere açıkça göstermektedir. Suriye de yaşanan iç savaşta tamamen böyle bir nitelik kazanmıştır. Düne kadar Iraktaki iç savaşı örgütleye Suriye’nin kendisi şimdi bu girdabın içine sürüklenmiştir. Bu durum bölgenin istikrarını daha fazla tehdit eder konuma gelmiştir.

İşte bu tablonun egemen olduğu bölgede, Türkiye’de 2002 yılında yaşanan seçimler sonrasında iktidara gelen ve kendisini muhafazakar-demokrat olarak tanımlayan islam referanslı AKP iktidarı, pratiği ile ABD ve Batı dünyası için İslam dünyasında yeni bir kapının aralanmasına yol açtı. Radikal İslamla uğraşmaktan bıkan batı “Ilımlı İslam” olarak tanımlanan AKP ile bölgede birlikte çalışacağı yeni bir partner bulmuş oldu. AKP’nin Türkiye’nin batıyla ilişkilerindeki tıkanmayı aşmak için gösterdiği çaba, yine Avrupa Birliğinin siyasi, ekonomik kriterlerini yerine getirmekte gösterdiği performans, herkesi şaşkına çevirdi. Muhaliflerin kaçırılıp sorgusuzca öldürüldüğü, karakollarında işkencenin, adam öldürmenin suç sayılmadığı, karakollarda onlarca insanın katledilmesine karşın,  bir tek kolluk görevlisini mahkûm edememiş Türkiye’den, işkenceye sıfır tolerans göstermeyi vadeden, darbecilerini yargılayabilen bir Türkiye’ye gelmek,  büyük bir umut kaynağı oluşturdu.

AKP ve onun lideri olan Erdoğan’ın demokraside, hukukta, insan haklarında ısrarı. Aynı zamanda Türkiye’yi hızlı şekilde sanayileştirmede, kentlileştirmede gösterdiği başarı. Kangrenleşmiş Kürt sorununu çözme yolunda attığı adımlar. Türk ekonomisini doğru bir rotada tutup dünyaya entegre etmesi ve bu başarının İslam coğrafyasında yaşayan halklarının önemli bir kesimince desteklenmesi, Batı açısından sevinçle karşılanan bir vakka oldu. Ardından yaşanan “Arap Baharı” Arap sokaklarının ve siyasetinin Türkiye örneğinden ciddi biçimde etkilendiğini gösterdi. Batı, bu tablonun İslam dünyasının, dünyanın geriye kalanıyla barış içinde yaşamasına katkı yapabilecek bir olgu olarak görüp, bu gelişmeye destek verdi. Bu olayın yaşandığı bölgenin, dünyanın en zengin fosil yakıtlarını  (petrol ve doğal gaz) bünyesinde barındırdığı düşünüldüğünde, bölgenin istikrar içinde yaşamasının batı açısından ne kadar hayati olduğunu anlamak zor olmasa gerek.

“Arap Baharı”nın ardından Kuzey Afrika da iktidarlaşan Ilımlı islam, Mısır da “İhvan”ı iktidara taşımakta gecikmedi. Ardından Suriye’de yaşanan kitlesel gösteriler yeni bir iktidar değişiminin habercisi olarak görüldü. İşte bölgede yaşanan Ilımlı İslam’ın bu yükselişi ve iktidarlaşması, iktidarlaşan bu güçlerin iktidar sarhoşu olmasına yol açtı. Bir anda çoğunluklara dayanan diktatoryal anlayışlar ortaya saçılmaya başladı. Batıdan elde edilen kredilerle, destekle ayakta durmaya çalışan iktidarlar, öte yandan batıyı ahlaksızlıkla, yıkıcılıkla, iç işlerine müdahale ile itham etmeye başladılar. İktidarlaşmanın verdiği güçle vatandaşlarını iyi olan ve iyi olmayan müslüman olarak tasnif etmeye başladılar. İslami kuralları herkes için uyulması gereken kurallar olarak kabul ettiler. Bu kurallara her devlette kanunlaşmasa bile adım adım kurallara itaat mahalle baskısıyla hayata geçirilmeye başlandı. Sonuçta “Ilımlı İslam” kendinden beklenen, bölgede iç barışı hayata geçirme rolünden hızla uzaklaştı. Ülkelerde yeni gerilim ve çatışmalar baş gösterdi. Özellikle Suriye’de Esat karşıtı muhalefet içersinde örgütlenmiş radikal islami unsurların uyguladığı vahşet ve bunlara tavır almaktan kaçınan ılımlı islam eksenli politikacıların tutumu dünyada hayretle karşılandı. Bu durum batının gözünde “islam” ideolojisiyle kuşanmış siyasi akımlara karşı (ılımlı olsun olmasın) büyük bir şüpheyle yaklaşılması gerkliliğini ortaya koydu.

Türkiye’de AKP iktidarının batıdan elde ettiği destekle bölgede kazandığı itibarını ve gücünü bizzat batiya karşı kullanma isteği, yaygın şekilde demagojik çıkışlar yapması, batının ılımlı islama olan yaklaşımını olumsuz yönde etkiledi. Türkiye’de AKP iktidarının bölgesel hegemonya peşinde koşması ve bu konuda içten içe, İran, Suudi Arabistan ve Mısır ile rekabet içine girmesi bölgede yeni gelişmelerin ve gerginliklerin habercisi olarak görüldü. AKP iktidarın ülke içinde muhaliflerine karşı kullandığı dil ve sıklıkla kullandığı kolluk güçleri, iç gerginliği ve çatışma riskini arttırdı. Evrensel hukuku bir yana iterek oy çokluğu üzerinden politikalarına meşruiyet kazandırmaya çalışmaya başladı. Bölgedeki politik tutumuna en büyük desteği veren batılı devletleri, sokağı hareketlendirmek için düşman, ahlaksız, iç işlerine müdahale eden dış güçler olarak tanımlamaktan geri kalmadı. Mısır’da İhvan hareketinin benzer gerginlikler yaratması nedeniyle ordu tarafından iktidardan uzaklaştırılması, Suriye’de yaşanan iç savaşta batılı devletlerin AKP politikalarına destek vermekten çekinmesi Ilımlı İslam’ın hırçın liderini çılgına çevirdi. Diplomatik nezaket kurallarını unutup herkese saldırmaya başladı. Türkiye’nin dış politikada uygulama çalıştığı “komşularla sıfır problem” politikasının yerinde şimdi yeller esmektedir. Üzülerek söylemek gerekir ki, Türkiye bu gün adım adım yalnızlaşıp, kendisini dünyadan ve bölgeden tecrit edecek politikalar içine savrulmuş durumdadır. Bu durum bölge istikrarına hayati önem atfeden batı tarafından, büyük bir kayıp olarak değerlendirilip,  yeni çözüm alternatifleri aranmasına yol açmıştır.

Şark kurnazlığının kimseye faydası olmayacaktır. İsterseniz arkanıza dönüp bir bakın İslam coğrafyasının dört bir yanından Müslüman insanlar ölümleri pahasına Hristiyanların yaşayıp yönettiği Avrupa’ya iltica etmenin yolunu aramaktadır. Topraklarımızda kamyon kasalarında havasızlıktan ölenlerden, ilkel teknelerin alabora olmasıyla boğulup yaşamını kaybeden, çoluk, çocuğun cansız bedenlerinin Akdeniz’in dört bir yanındaki görüntüsü hiç mi vicdanlarınızı sızlatmıyor?  Niye bu insanlar hiçbir Müslüman ülkede yaşamayı (İran’da, Suudi Arabistan’da ya da Türkiye’de) istemiyor da, “ahlaksız” lığın egemen olduğu Hristiyan topraklarına canı pahasına ulaşmaya çalışıyor.

Yaşadığımız dünya koşullarında “Ilımlı İslam” olarak tanımlanan ve içerisinde AKP-Erdoğan’ın da bulunduğu politik yaklaşım, İslam’ın, dünyanın diğer inançları ve halkları ile bir arada yaşayacağı, hiçbir inancın diğerine üstünlük taslamadığı, mezhep ve din kavgalarının ve ötekileştirmenin olmadığı bir dünyayı hedeflemekten başka yolu yoktur. Esasen İslam dünyasının bunun dışında başka bir şansı yoktur. Radikal İslam siyasetlerinin içine düştüğü duruma baktığınızda bu cenahın akıl tutulması yaşadığını söylemekten başka bir şey aklıma gelmiyor. Ancak Ilımlı İslam başarısız olsa da, Ortadoğu halklarının kendilerine dayatılan bu yaşam koşullarından bıktığını ve eninde sonunda bu durumdan kurtulacağını unutmamak gerekir. Milyonları alanlara çekip birlikte hareket etmesine olanak tanıyan iletişim devrimi, kapılarımızdan içeri girmiş bulunmaktadır. İktidar sahiplerinin gerçekleri halktan gizlemenin olanakları her gün biraz daha zorlaşmaktadır. Din, inanç üzerinden iktidar olma ya da iktidarını din üzerinden sürdürme gayreti, İslam’a yapılmış en büyük kötülüktür. “Ilımlı İslam” taraftarı yöneticileri ellerindeki bu fırsatı kötüye kullansa bile, İslam coğrafyası mutlaka aklın ve bilimin ışığında insanlığın kazanımlarını sahiplenip, dünyanın geri kalanıyla barış içinde birlikte yaşamanın yol ve yöntemini bulacaktır.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Yorumlar (1)

  • Mustafa KÜÇÜKBAYRAK
    Mustafa KÜÇÜKBAYRAK
    3.01.2014 07:49

    Kalemine,eline,yüreğine sağlık Kadir abi çok güzel bir makale olağanüstü tespitler,ama ben ortadoğu halkları konusunda senin kadar iyimser değilim.