Zenginleşme ile iktidarlaşma arasındaki ilişki

  • 6.01.2014 00:00

 İnsanlığın yerleşik hayata geçişinin başlangıcına ve tek tanrılı dinlerin doğuşuna tanıklık eden bölgemiz, bugün; iç çatışmalar, insan hakları ihlaleri, yolsuzluk, gelir dağılımı adaletsizliği ve her türlü vahşetin boy gösterdiği görüntüsü ile, yaşanmaz bir alan haline gelmiş bulunuyor.

Dünyanda uygarlığın beşiği sayılabilecek site devletlerinin doğuşuna sahne olmakla kalmayıp,  Pers, Roma-Bizans ve Mısır uygarlıklarıyla yoğrulan, site devletlerinden, dünyanın en gelişmiş merkezi devlet yapılarına tanıklık etmiş bu coğrafya, böylesine zengin tarih ve kültür birikimine karşın nasıl oluyorda bugün bunca hoşgörüsüzlüğe ve adaletsizliğe sahne olabiliyor.

Tarihte yaşanan vahşete ve adletsizliğe karşılık insanlığın barış içerisinde birlikte yaşamalarını öğütleyen birçok dinin ortaya çıktığı bu coğrafya, nasıl oluyorda bugün; sadece insanların inançları yüzünden, birbirlerinin kanını içebilecek bir vahşetin içersine sürüklenebiliyor? Ya da bir başka şekilde soracak olursak, bizi çevreleyen Ortadoğu-İslam coğrafyasında neler oluyor?

Bence yaşadığımız bu durumun belirleyicisi olan etmenleri iki başlık altında ele alıp inceleyebiliriz:

Birinci gurup etkenler: Bölgenin, dünyada ilk yerleşik düzene geçişe ve kent devletlerinin doğuşuna sahne olmasıdır. Bunun doğal sonucu, bölgede bilgi ve sermaye birikiminin hızla ortaya çıkmasıdır.

Bunu takip eden süreçte; kent devletleri arasında yaşanan savaşlarda alınan esirlerin köleleştirilip üretimde kullanılması, ciddi bir zenginleşmeye neden oldu. Kölecilik esasına dayanan bu üretim şeklinden kaynaklanan göz kamaştırıcı büyük bir zenginleşmenin yağmacı toplumların ilgi odağı olması kaçınılmaz bir durumdu. Neticede bu zenginleşmeye el koymak isteyen yağmacı barbar toplulukların sürekli saldırılarıyla, yaratılan bütün değerlere el kondu, yok edildi. Bu yapılırken yerel halklar kılıçtan geçirilip, köleleştirildi. Tekrarlanan bu saldırılar sonucunda kent devletinin koruyucu duvarları, bu halkları güven içinde yaşamlarını devam etirmelerine olanak sağlamakta yetersiz kaldı.

 Bunun sonucu, bölgenin merkezi Mezopotamya’nın yerleşik halkları, yaşamlarını sürdürebilmek için, kentlerini terkedip, hayvancılıkla geçinen göçebe topluluklar haline dönüştü. Köle emeği üzerine inşa edilen yeni devletler, bu ucuz emek sayesinde kısa zamanda görkemli saraylar inşa etmekte gecikmedi. Böylece, yağma, talan sayesinde varlığını sürdüren küçük toplulukların üstünde, eğemenliği altındaki herkesi haraca bağlayan yeni tipte merkezi devletler ortaya çıktı. Pers, Mısır, Roma-Bizans, bunları başlıcasıdır. Kölecilik özeliği dışarda bırakılırsa, Bizans’ın devamı olan Osmanlı da, bu geleneği devam ettirmiştir.

Bölgedeki devletlerin temel yapısı ahaliyi düzenli vergilerle vergilendirip, zenginleşerek iktidarını sürdürmek şeklinde olduğundan, insanların yaşadığı topraklar devletler arasında el değiştirse de, bu durum değişmemiştir.

Bu politikalar sonucu bölge halklarının sermaye birikimi yaratmaları nerdeyse olanaksız hale geldi. Halkların yarattığı artı değer, devlete ve devlet içinde rol alan asker, sivil brokratlara akmaya başladı. Bu koşullarda halkların ciddi bir üretim faaliyeti içine girmesinin anlamı da ortadan kalktı. Sermaye, devleti elinde tutan iktidar çevrelerinde yoğunlaşmaya başladı. Onlarda bu sermayeyi pervasızca harcamaktan çekinmedi. Durum herkesçe malum olduğundan, zenginleşmek istiyen guruplar açısından ortada bir tek alternatif vardı. O da iktidarlaşmaktı. İktidarlaşan guruplar halkın ürettiğinden aldığı vergiler ve kervanlardan elde ettiği haraçlar ile büyük bir zenginlik içinde yaşadı. Bölgeyi en son kontrolleri altında bulunduran Pers ve Osmanlı İmparatorlukları açısından da değişen birşey yoktu. Bir fark aranması gerekirse, o da bu son iki imparatorluğun, geleneksel haraççı sistemin sonuna yaklaşıldığında, tam bir çürüme hali yaşıyor olmalarıydı. 

Duruma neden olan ikinci bir etken ise şöyle açıklanabilir:  Avrupa da yaşanan manifaktür üretim yeni gelişmelere vesile oldu. Coğrafi keşifler, klasik ipek yoluna karşı, farklı alternatifler ortaya çıkardı. Bunun neticesinde doğu ile batı arasında yaşanan ticaretten büyük kazançlar elde eden bölge devletleri ve iktidar çevreleri bu gelirlerden mahrum kaldı. Yaşam alışkanlıklarını sürdürmekte kararlı olan iktidar çevreleri, dış fetihlerde başarısız olmaya başlayınca içeriye, yani kendi tebasına yöneldi. Zaten zor koşullarda yaşayan halk, bu insafsız yönelim neticesinde daha da yoksullaştı. Duruma başkaldırmaktan başka çaresi kalmayan halklar var güçleriyle direnmeye başladılar. Bunu fırsat bilen soyguncu, talancı güçler savunmasız halkın neyi var neyi yok el koymaya başladı. Neticede dirlik ve düzen bozuldu. Bu da durumun daha da kötüleşmesine neden oldu.

Buna karşın Batı Avrupa yarattığı sermaye birikimi, icatlar ve keşifler ile ciddi bir emtia üretir duruma geldi. Bu gelişme neticesinde batı toplumları üretip, ürettikleri malları dünyanın geri kalanına satarak hızlı biçimde zenginleşti. Farklı etnik aidiyete ait topluluklar örgütlenip devletleşerek kendi iç güvenliğini sağlarken, yaratığı askeri güçlerce rakiplerini pazarlardan dıştalayıp kendi hegmonik egemenliğini tesis etti. Yani Kapitalizimin gelişmesinin kaçınılmaz sonucu sömürgecilik ardından emperyalizm. Bu politika dünyanın geri kalanında ancak militarist, despotik anti demokratik işbirlikçi iktidarla sürdürülebilirdi. Bölgemizin özel koşullarıyla birleşen bu durum, bölge halkları açısından deyim yerinde ise yaşamı zindana çevirdi.

Dünya süper güçler arasında parsellenip yağmalanırken, kapitalizmin yarattığı bilgi birikimi yeni bir gelişmeye yol açtı. Bu değişim teknolojide ve iletişimde devrim diyebileceğimiz dönüşüme neden oldu. Pazarlarda silah gücüyle etkili olma olanağı ortadan kalkınca bunun yerini maliyet ve kalite üzerinden yaşanan yeni pazar kapma rekabeti başladı. Pazarda gücünü ve varlığını sürdürmek isteyen  küresel şirketler-güçler, üretimlerini emeğin nispeten ucuz olduğu, dünyanın gelişmemiş bölgelerine kaydırmak zorunda kaldılar. Bu üretim, üretimin yapıldığı bölgelerde, kapitalizmin yaygınlaşmasına ve aynı zamanda bilgi birikiminin yaygınlaşmasına neden oldu. Bu üretimin sebep olduğu cılız sermaye birikimi, ucuz emek ve taklit etme yeteneği ile birleşince, kendisi için muazzam bir pazar olanağı buldu. Bunun neticesinde dünün bağımlı, geri kalmış ülkeleri muazzam üretici devletleri konumuna geldi. Üretmeyi hedefleyen bu devletler, kendi toplumlarında muazam gelişmelere kapı araladı. Kore, Çin, Endonezya, Hindistan gibi devletler oldukça hızlı bir şekilde üretip zenginleşmeye başladılar. Dünün gelişmiş batılı devletleri pazarlarda; Koreyle, Çin’le rekabet edemez duruma geldiler.

Ancak bu durum yaşadığımız coğrafyada hali hazırda malesef kavranabilmiş değildir. Ortadoğu-İslam coğrafyasında müthiş doğal zenginlikler dikkate alındığında, iktidar sahipleri ve yandaşları hiçbir şey üretmeden ve hiç bir rekabet ihtimali olmadan, oldukça büyük zenginliklere sahip olabilmektedirler. Ciddi bir üretim gücü olmayan halkın devlete karşı talepkar bir tutum içinde bulunması, hak talep etmesi olanaksızdır. Sıradan insanın zenginliğini sürdürmenin yolu devlete-iktidara biat etmekten geçmektedir. Buna ayak uydurmayan sermaye guruplarının başına neler geleceğini veya geldiğini Türkiye de son iktidar değişimini hiçe sayan sermaye guruplarının başına gelenlere bakarak anlamak zor olmasa gerek. Kaldı ki Türkiye bu coğrafyada batı tipi demokrasiye en yakın olma özellikleri dikkate alındığında durumun vahameti çok daha kolay anlaşılır nitelikte olsa gerek.

Üretici güçleri geliştirmeyi, zenginleştirmeyi ısrarla red edip iktidarını korumayı sağlayan bölgesel iktidarlar, bu politikalarıyla halklarının zenginleşmesinin önünü kestiğinden halkların sahip olmak istediği mal ve hizmetlere ulaşmasını da olanaksız kılmaktadır. Bazı bölge ülkelerin büyük fosil yatakları üzerinden muazzam zenginlere sahip olmasına karşın üretimin önünü açmamaları, üretici güçlerin iktidara sahip olma en azından ortak olma talebini ortaya çıkaracağından duydukları korkudur. Bu durumu halk kitlelerine kabul ettirebilmek için de halklarını batının “kötü ahlakından koruma” amaçlı despotik iktidarlarıyla dünyanın geriye kalanından koparmaya çalışmaktadırlar. Ancak yaşanan iletişim devrimiyle dünyada yaşanan her kes nerdeyse anında haberdar olmaktadır. Bu durumu değiştirmek isteyen geniş halk kitleleri her yerde ayağa kalkmış durumdadır. Açıkladığımız nedenlerle Ortadoğu islam coğrafyasının her köşesi, yaklaşan büyük bir depremin öncüleriyle sarsılıp durmaktadır.

Özetlersek; yaşanan bu çatışmaların nedeni, bölge halkının iletişim devrimiyle farkına vardığı dünya zenginliklerine kendisinin de sahip olmak istiyor olmasıdır. Bu talebin baskısıyla sarsılıp, yıkılan veya ayakta durmaya çalışan iktidarlar, bu talepleri karşılama olanağına sahip değillerdir. Kayda değer üretici konumu olmayan bu iktidarlar ancak halkı soymaya devam ederek zenginliklerini koruyabileceklerdir. Bu yapısıyla mevcut çelişkinin çatışmadan başka çözüm olanağı görülmemektedir. İşte bu durum, yaşanan depremlerin nedeni ve asıl yıkıcı olacak olanın da temel açıklayanıdır. Ortadoğu baharının yaşandığı bölgelerde birçok iktidar ayakta duramayıp yıkılmış, ancak yeni oluşan iktidarların eskisinden farkı olmamıştır. Çünkü yeni gelen iktidar sahiplerinin de temel politikası, kendileri ve yakın çevreleri açısından kazan, kazandır politikasıdır. Kısa zamanda kendileri gibi olmayanları ötekileştiren, yanlızca “kendisine Müslüman” olan bu yapılar, yeni zorbalar olarak karşımıza çıkmaktadırlar.  Muhalefette iken talep edip haykırdıkları özgürlük, eşitlik, kardeşlik söylemini kısa zamanda unutmakta, hızla yozlaşıp despotlaşmaya başlamaktadırlar. Üstüne oturdukları büyük maddi olanaklar pervasızca kontrol etme istemleri, kendileriyle muhalifleri arasında yeni çatışmanın sebebi olmaktadır. Esasen bölgemizde iktidar değişimlerinin bunca kanlı geçmesinin nedeni de bu durumdur. Böylesine kanlı geçen iktidar mücadelesinin din üzerinden kendini tanımlayıp örgütlemesi süpriz olmasa gerek. Çünkü kitleleri ölümüne iktidar mücadelesine çekmenin en kolay yolu, onun kutsallarına seslenmektir. Ancak bölgede yaşanan pratik; vadedilen ilahi adalet ve eşitliğin kısa sürede unutulduğunu, gelir dağılımındaki adaletsizliğin ve yolsuzluğun alabildiğine devam ettiğini göstermektedir. Olan; bu iktidar değişimi sırasında büyük bedeller ödeyen halka olmaktadır.

Kısaca zengin batı ile zenginleşme yönünde hızla mesafe kateden diğer toplumların da zenginliğin kaynağı, üretmek ve ürettiğini pazarlamak olurken, yaşadığımız coğrafyada zenginleşmenin kaynağı; iktidarlaşmak ve iktidardan nemalanmak olarak şekilleniyor. Bu dudrum, bu günde geçerliliğini korumaktadır. Bu koşullarda durumdan memnun olmayan büyük halk kitlelerinin dünya nimetlerinden hakkına düşeni almak yönündeki büyük baskısı karşısında, mevcut iktidarların sonsuza kadar dayanması olanaksızdır. Eninde sonunda mevcut iktidarlar alaşağı edilerek, halkın sırtından atılacaktır. Hangi ideolojiyle donanırsa donansın, bu asalak iktidarlar yıkılmaya mahkumdur. Çünkü bölgemizdeki İktidarların genel karekteri halkın ürettiklerini bolca tüketmektir. Bu durum, “sınıf”a dayanan iktidarlar için ne kadar doğruysa, ulusal kahramanlar-önderler etrafında şekillenen militarist iktidarlar için de o denli doğrudur. Kendini tanrının yeryüzündeki “hizmetkarı” olarak gören “dindar” sınıfı ve yöneticiler içinde bu durum değişik değildir. İktidar mensupları ister sınıfın öncüsü partiye, ister ulusun seçkin evlatları olan orduya, isterse imamlara, din ehline dayansın durum değişmemektedir. Bu gurupların ortak özelliği üretici değil tüketici olmalarıdır. Bu nedenle bize gerekli olan, bu sınıf ve katmanların yönetici-iktidar olma konumlarına bir an önce son vererek, onların yerine halkın üretici gücünü açığa çıkarıp, bilgi ve meta üretiminin önünü açacak, insanın kendisiyle ve doğayla barışık olarak yaşamasına hizmet edecek insanların görev yaptığı organizasyonlardır.

Böyle bir organizasyonda görev yapan ve yapacak kişilerin dininin, mezhebinin, cinsiyetinin, milliyetinin hiç bir öneminin olmayacağı açıktır. Çünkü bu organizasyonda görev alacak kişilerin zenginleşme, çevresini zenginleştirme gibi bir olanakları olmayacaktır. Esasen bugün birçok Avrupa ülkesinde görüldüğü gibi, sizde bulunuş sebebini yasalara uygun biçimde açıklayamadığınız menkul, gayrimenkul mal varlığı, başınıza bela olacaktır. Oysa bugün bölgemizdeki iktidar sahiplerinin kendi yurttaşlarına, dindaşlarına, ırkdaşlarına uyguladığı züllümü dikkate aldığımızda, bu değerlerin bizleri aldatmak için kullandıkları “kutsanmış değerlerimiz” olmaktan öteye hiç bir anlam ifade etmediği açıktır.

Bu koşullarda bölgemizin ve bölge insanımızın istenen yaşam koşullarına ulaştırmanın yolu,  bölgesel iktidarlarca kendi halklarına karşı uygulanan zulme, sömürüye, talana son verip, insan merkezli, yeni tip bir iktidar yapılanmanın önünü açmaktır. Bunun gerçekleşmesi bölgemizde üretici güçlerin gelişmesinin önünü açacağı gibi dünyevi değerler üzerinden dünyanın geri kalanıyla barış içinde birlikte yaşamanın da önünü açacaktır.  Ölümü pahasına ayağa kalkmış İslam Coğrafyasını dünya ile buluşturacak olan büyük iktidar depremi pek uzak olmasa gerek.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.