• 26.01.2014 00:00

 Dünyada yaşanan iletişim ve teknolaji devrimi kaçınılmaz olarak siyasi ve ekonomik sonuçlar doğurdu. En önemli siyasi sonuç; sembolik olarak doğuyla batıyı, ya da sosyalist dünyayla kapitalist dünyayı ayıran Berlin duvarının yıkılmasıyla soğuk savaş döneminin sona ermesiyse, ekonomik sonuç da; yaşanan küreselleşmeydi. Bu değişimi büyük bir zafer sarhoşluğu izleyen batı dünyası, değişimlerin sonuçlarını kavramakta zorlandı. ABD’de, 11 Eylül 2001’de yaşanan radikal islamist terör saldırısı, batılı devletlerin uykudan uyanmasına yetti. Bu panik hali, yeni siyasi kararlar almalarında dönüm noktası oldu.

O güne kadar dünyanın geri kalanında iktidarların kendi halklarına karşı uyguladığı ekonomik ve siyasi baskılara gözlerini kapatan batılı devletler, küreselleşen dünyada, siyasi sınırların kendi güvenliklerini sağlamada yetersiz kaldığını bütün çıplaklıklarıyla gördüler. Uzun yıllar halkların iradesine rağmen diktatörlüklere verdikleri desteklerin faturaları beklemedikleri bir şekilde karşılarına çıkmaya başlamıştı. Bu nedenle yeni bedeller ödememek için diktatörlüklere verdikleri desteği azaltarak, halklarıyla, nispeten daha barışık iktidarların iş başına gelmesine kapı aralayan yeni bir politika izlemeye başladılar.

Bu süreç, Türkiye’de sistemin tıkandığı, halkın yeni arayışlar içinde bulunduğu bir dönemle çakıştı. Sistem partilerine güvenin sıfırlandığı bu günlerde kurulan AKP’nin kurucu kadroları, dünyada ve bölgede yaşanan değişimi kavrayarak, buna uygun adımlar atmaya başladı. Verdikleri mesajlar yurttaşlarının ve dünyanın önemli merkezlerinin desteğini kazanmakta etkili oldu. Ülke içinde vesayetçiliğe karşı halkın iradesini esas alan AB standartlarında bir demokratik rejime geçişi taahüt eden AKP- Erdoğan, en azından kendisine gösterilen hoşgörü koşullarında iktidara gelmeyi başardı. (Ardından Filistin’de Hamas’ın iktidara gelişine de aynı gerekçeyle batılı güçler müdahale etmekten uzak durdular.)

Batıdan bakıldığında; İslam coğrafyasında yaşanan çatışmalı süreç (Irak – İran savaşı, Irakı’ın Kuveyti işgali, Kendi ülkesinin sınırları içinde yer alan Kürdistan bölgesinde soykırım yapması vs.) dikkate alındığında, gerek komşularıyla, gerekse Kıbrıs ve Ermenistan ile olan sorunlarını görüşmeler yoluyla çözümü esas alacağını deklere eden AKP-Erdoğan siyaseti Türkiye için önemli bir yenilik olarak tespit edildi.

Erdoğan’ın geliştirdiği siyasi söylem, (Siyasal İslam içinden geliyor olması hesabıyla) batı dünyasında, Türkiye’nin İslam dünyası ile, kendileri arasında köprü olabileceği izlenimi yarattı. Bu düşnce nedeniyle AKP desteklenmeye değer görüldü. 2002 yılında yapılan genel seçimlerde AKP vesyetçilerin sistemi korumak için inşa ettikleri, seçim barajı ve seçim kanununun ters tepmesiyle seçimlerden büyük bir meclis çoğunluğu elde ederek çıktı.

İktidarının önemli bir zaman diliminde; dünya ile uyum içinde, küresel insan hakları değerlerine saygılı, bölgesinde barışın ve istikrarın temel taşı olarak görülen AKP-Erdoğan iktidarı, batılı devletlerden büyük destek gördü. İzlediği ekonoımi politikalarla ülkeye cidi büyüklükte sermaye girişini sağlayıp üretici güçlerin önünü açtı. Milli gelir kişi başına 2500 USD den 10.000 USD’nin üstüne  çıktı. Faiz oranları real düzeyde  1-2 seviyesine indi. (Hatta bugün faizin enflasyonun altında kaldığını söyleyenler bulunmaktadır.) Erdoğan iktidarının önemli bir bölümünde vesayetçilerin baskı ve zulmüne pervasız sömrüsüne maruz kalan halk ve farklı düşüncelere sahip aydınların desteğine sahip oldu.

Bu destekle vesayetçilerin karşısında ayakta durdu ve vesayetçi sistemi geriletti. 2010 Anayasa referandumu vesayetçi sistemin nerdeyse sonunu getirdi. Bu değişiklik sayesinde darbeciler mahkemelerle, cezaevleriyle tanışmak durumunda kaldılar. Bu koşullarda AKP-Erdoğan iktidarı, yönetim erkini kullanırken varlığını dikkate almak zorunluluğu hisettiği, silahlı brokrasinin sınırlayıcı gücünden kurtulmuş oldu. Böylece kendince, kafasındaki projeleri gerçekleştirmek açısından tüm engeller ortadan kalkmış oldu.

İçerde ve dışarda gördüğü destek, iktidarı süresince girdiği tüm seçimlerden zaferle çıkması, kendisine duyduğu güvenin kat be kat artmasına neden oldu. Her konuda en doğruyu bilenin ve en doğru karar verenin, kendisi olması ruh halini pekiştiren bu durum, sonuçta kendisini tek karar verici durumuna getirdi. Artık kendisi gibi düşünmeyen her ses susturulmalı, yoluna çıkan her engel ber taraf edilmeliydi. Aklın ve bilmin süzgecine ihtiyaç yoktu. Ulvi düşüncelerini halk içinde eleştirmek gafletinde bulunan her güç tasfiye edilmeliydi. İktidara gelişinin ilk günlerinde yasalaştırdığı; Yerel Yönetimler Reform Yasası çoktan unutulmuştu. Nerdeyse herşey Ankara’nın kontrolü altına alındı. Vesayetçilerin halkı kontrol altında tutmak için icad ettikleri her tür kurum ve yasa, aynen devam ettirildi. Kendince güçlendirilmiş polis kuvveti, asker, bürokrasi, sendikalar, sivil toplum kuruluşları, gazeteler, sermaye kuruluşları tamamen kontrol altına alınmaya çalışıldı. Nerdeyse iktidara muhalif olma suç haline getirildi. İktidara yürürken büyük desteğini gördüğü Fetullah Gülen cemaati en son düşman olarak ilan edilip, hedefe yerleştirildi. İçerde cemaati bir numaralı düşman ilan eden AKP-Erdoğan, dışarıda ise, batılı devletleri kendisi aleyhine komplolar kuran güçler olarak ilan etti.

 

Peki nasıl oldu da AKP-Erdoğan iktidarı 2010 referandumundan sonra bu kadar değişik bir noktaya savruldu? Nasıl oldu da, ekonomide işler uzun yıllardan beri ilk defa on yılı aşkın bir süredir iyi gitmesine, milli gelir ve kalkınma belirli bir düzeyde artmasına, devlet-Kürt çatışması, Türk-Kürt savaşı arifesinde iken, bu gün Türkiye tarihinde ilk defa, siyasi iktidarın kararlı ve yürekli çabalarıyla çözüm sürecine evrilmesine rağmen “Gezi olayları” ile başlayan gerginlik, 17 Aralıktan bu yana, ciddi bir kriz yaşanmasına neden oldu?

İçine sürüklendiğimiz kriz ortamının doğmasında iki önemli etken bulunmaktadır; eğer bu günkü krizin nedenlerini doğru tespit edebilirsek, inanıyorum ki, çözüm yolunu da daha kolay bulabiliriz. Bu nedenle aşağıda bu etkenlere kısaca bakmaya çalışacağım.

Bence krizin oluşumuna neden olan etkenleri; iç ve dış olmak üzere sınıflandırımak doğru olabilir. Krize neden olan iç etkenlerin en önemlisi AKP-Erdoğan’ın yola çıkarken millete taahhüt ettikleri birçok hususu, çoktan unutmuş olmaları ise, diğer bir etken de; kendilerine destek olmuş güçlerin iktidara gelmelerinde sağladığı katkıyı göz ardı etmeleridir.

Şöyle bir hatırlayalım; AKP vatandaşlarına ne taahhüt ediyordu: a- Yoksullukla, b-Yolsuzlukla, c-Yasklarla mücadele edeceğini, Türkiye’yi AB standartlarında demokrasiye taşıyacağını, merkeziyetçilik yerine, ademi merkeziyetçiliği tercih edeceğini deklere edip çalışmaya başlarken, bu hedeflerde birleşebileceği sağ, sol bütün siyasi kesimlerle, ittifaklar oluşturma gayreti içine girdi. Avrupa birliği ile katılım müzekkerelerinin başlayabilmesi için önemli adımlar attı. Müzekkerelerin başlaması kararını Türkiyenin dört bir yanında kutlamalarla karşıladı. 2010 Anayasa referandumu sonrası yaptığı “balkon” konuşması hatırlandığında, başarının bütün bir demokrasi cephesinin olduğunu açıkça ilan edip, cephede yer alan sosyalistler dahil her kesime kamuoyu önünde teşekkür etti.

Kürt halkının taleplerinin önemli bir kısmı karşılanmamış olmasına karşın, iç barışın sağlanması için, eski Türkiye’nin sahiplerinin tüylerini diken diken eden birçok önemli düzenlemeye imza attı.  Uzun yıllar boyunca sadece kendisine oy vermiş olanların değil, “bütün Türkiye’nin başbakanı” olacağını defalarca kamuoyuna duyurdu. Anayasa referandumu sonucu yapılan birçok düzenlemeyle, vesayetçi organlar önemli ölçüde etkisiz kılındı. Erdoğan açısından demokrasi cephesini en geniş kesimleri içine alacak şekilde genişlettiği bu süreç, kendisinin de en fazla demokratlaştığı bir sürece işaret eder. Bu cephe anlayışı vesayetçiliği ciddi biçimde gerilleti. Bundan sonra bir yol ayrımına gelindi; ya demokratik katılımcı bir iktidar oluşmasının, bir anlamda iktidarı Batı Avrupa devletlerinde olduğu gibi halkın denetimine açıp, geniş anlamda halkın çoğulcu yapısını ve iradesini yansıtacak yeni siyaset dizayn etmek. Ya da, 12 Eylül faşizminin vesayetçi anlayışla halkı iktidarın dışında tutma amacıyla tekçi, devletçi, bürokratik anlayışla inşa edilmiş siyasi kurumlara sahip çıkıp bunun iktidar sahiplerine sağladığı avantajlardan yararlanarak iktidarını “payidar” kılma.

Malesef Erdoğan ikinci alternatifi seçti. Partili millet vekillerini ve parti yönetim kadrolarını 12 Eylül sonrasının en azından anti demokratik, siyaseti, partileri, seçimleri düzenleyen kanunlarının sağladığı katılımı nerdeyse sıfırlayıp, her şeyi tek adamın iradesine tabi kılan düzenlemelerinden alarak seçmiş olduğu için, kendisine karşı direnebilecek hiç bir güç kalmamıştı.

Bu koşullarda, artık kimseyle ittifaklar yapma ihtiyacının bulunmayacağına kanaat getirerek, her konuda, her istediğini yapabileceğine inanmaya başladı. Seçmenlerin çoğunluğun oylarıyla kandisine destek verdiği gerçeğinden hareketle, “milli irade” nin temsilcisinin kendisi olduğunu ve her istediğini yapmasının yasal meşru hakkı olduğunu haykırmaya başladı. Ülkede yaşayıp kendisine oy vermeyen kesimleri ötekileştirip, hiçe saymaya başladı. Demokrasinin özünün çoğulculuk olduğunu kavrayamadı. Ya da işine gelmediği için, öyle davranmaya başladı. Oysa ki, demokrasilerde yürütmeden beklenen, bütün vatandaşlarının ortak çıkarlarını ve hukukunu savunmaktır. Sanki kontrolü altında tuttuğu kamu maliyesinin gelirleri sadece kendisine oy verenlerden elde ediliyormuş gibi, sadece bu kesimi dikkate almaya başladı. Kendisinin siyasetine o veya bu nedenle karşı olan har kesimi “hain” ilan etmeye başladı. Böylece ülkede ciddi bir kamplaşma ve kutuplaşmaya kapı araladı. Siyasal meşruiyetini evrensel hukukta aramak yerine, kendisine oy veren kitlelerin şekillendirilebilen algılarında arayarak büyük bir yanılgıya düştü. Bununlada kalmayıp kamuoyunu kendi siyasal tasavurlarına göre şekillendirip burada ürettiği algılarla iktidarını ve tek adamlığını mutlak kılma gayreti içerisine giedi. Kendisine karşı muhalefeti, iktidar erkini kullanarak, bastırma gayreti içerisine girdi. İdari kadrolaşma içinde liyakatı bir kenara bırakıp en azından üst düzey kadroları genellikle kendisi gibi imam hatip liselerinden mezun olmuş muhafazakar kadrolardan seçmeye koyuldu. Adım adım, farklı yaşam anlayışlarını dini referanslarla aşağılayan, sınırlayan girişimler içine girdi. Eşlerin, kız çocuklarının tesettürlü olması, iktidarın nimetlerinden faydalanma bakımından temel koşul halini aldı. Bu anlayış üzerinden halk içindeki muhafazakar, dindar kesimin çoğalması için bütün devlet olanakları kullanılmaya başlandı. Böylece iktidarının çok daha uzun ömürlü olacağına inandı.

Demokrasinin belkide en önemli özelliği olan; iktidardaki güçleri alaşağı edip, yerine iktidar olmayı hedef olarak koyan her tür siyasi faaliyeti meşru gören anlayışını (sanki kendisi bir başka yöntemle gelmiş gibi) hiçe sayıp, iktidara muhalefeti, nerdeyse yasa dışı bir faaliyet gibi göstermeye başladı. Bunun sonucunda, zaten sorunlu olan basın yayın kuruluşları, (bazı kalem sahibi isimlerin başbakanca açıkça hedef göserilmesi üzerine) kendi içlerindeki iktidar muhalifi sesleri, iktidarın gadrinden korkarak tasfiye etmeye başladı. 12 Eylül faşizmi koşullarında bile yazıp çizme olanakları bulan Hasan Cemal gibi aydınlar, malesef yazı yazma olanaklarından bu dönem mahrum kaldılar. Erdoğan kuşkusuz bu tavrıyla Cumhuriyetin tek partili döneminin iktidar sahiplerinin, 12 Eylül darbecilerinin en son 28 Şubat darbecilerinin zora, baskıya dayanan iktidarının akibetlerinden hiç ders almamış olacak ki onlarla aynı yöntemleri kullanarak iktidarını dokunulmaz kılabileceğini sandı. Bunu yaparken dünyadaki ve Türkiye’deki değişimi (Kuşkusuz bu değişimde kendisinin de büyük payı olmuştur) hiçe saydı. Ekonomideki büyümenin ve çoğulculuğun ülkede farklı ekonomik ve siyasi güç odaklarını oluşturduğunu (Devletçi ekonominin sonlandığını) göremedi.

Gezi Parkı nedeniyle yaşanan gösterileri demokratik bir olgunlukla ele almak yerine, bu yanlış algıyla ele alınca, Erdoğan kendisine karşı en büyük muhalefet direncinin oluşmasının da, fitilini ateşledi. Bu olayları farklı kesimler, farklı amaçlar için kullanmak istese de, olaylara gerek Türkiye, gerekse dünya kamuoyu nezdinde meşruiyet sağlayan olgu; Erdoğan’ın demokratik olgunluktan uzak biçimde gösterileri şiddetle bastırma girişimi olmuştur. Böylece bir avuç “ayak takımı” bütün dünyanın gözü önünde “Kıral çıplak” deme cesaretini göstererek, çevresindeki dalkavuk güruhun sesini bastırıp bu haykırışın başbakanın kulağına ulaşmasını sağladı. O günden beri Başbakan gerçeklerle yüzleşmek yerine, her kese ateş püskürmeye başladı. Vesayetçi kesimlerin topuyla, tüfeğiyle yan yana getiremediği güçleri Erdoğan izlediği yanlış politikalarla yan yana getirmekte büyük başarı gösterdi.

 

Bütün dünyayı ikiye ayırdı. “Ya bendensin yada düşmanım” mantığıyla siyasetine, en küçük eleştiri yöneltme cesareti gösterenleri düşman ilan edip, imha etmeye kalkıştı. Bu anlayış dış siyaset konusunda da tekrarlanınca, Erdoğan adım, adım kendisine destek veren dostlarından uzaklaşarak yanlızlaşmaya başladı.

Evrensel ilkelere sahip olmak yerine kısa vadeli faydacılık anlayışıyla hareket edince çifte standart uygulamak kaçınılmaz oldu. Mısır’da Müslüman Kardeşler-Mursi’nin kısa vadeli iktidarı, izlediği yanlış politikalarla kendisine karşı gerçekleştirilen ordu darbesinin meşruiyet zeminini yaratmışsa, başbakan da izlediği yanlış politikalarla, iç ve dış dünyada kendisine destek olan dostlarının kendisini terk etmesi için haklı nedenler yaratmıştır. Örneğin bölgedeki en yakın mütefiklerinden biri olan Suudi İktidarının Mısır’da izlediği Mursi-İhvan karşıtı politikaya karşı tıkını çıkarma cesaretini gösteremeyen başbakan, sabah, akşam batılı dostlarına hakaret etmeyi nerdeyse huy haline getirmiştir. İsrail’e karşı, Arap sokağını yanına almak için izlediği popülist politika, Arap sokağında arzulanan yankıyı bulsa da, uluslar arası ilişkiler itibarıyla kendisine karşı güvensizlik yaratmıştır. Suriye’de zalim Esad rejimine karşı haklı bir tapki gösterirken, önemli ölçüde mezhepçi bir yaklaşım göstermesi, gerek dünyada, gerekse islam dünyasında kuşkuyla karşılandı. AB’den uzaklaşıken Şangay beşlisine kur yapması, Putin’e Türkiye’nin de bu itifağa alınması yönünde talepte bulunması, önemli merkezlerde  kendisine duyulan sempatinin ve güvenin zayıflamasına neden oldu.

Komşularıyla ilişkilerinde izlemeye çalıştığı “sıfır problem” ilkesi terk edilerek, çatışmacı politikalar izlenmeye başlandı. Bu koşullarda Irak Kürdistanı Federe devleti ile geliştirdiği olumlu ilişkiler ve içeride savaşın sonlandırılması için attığı birçok olumlu adım, kuşkuyla karşılanır oldu. Hatta bölgede izlemeye yöneldiği Neo Osmanlıcı politikalar rahatsızlık yarattığından “Kürt meselesi”nde attığı olumlu adımlar beklenen desteği bulamadı. Tam tersine bu koşullar çerçevesinde Erdoğan iktidarının güçlenmesini, bölge barışı ve istikrarı için tehlike olarak (Bu durum açıkça ifade edilmese de) gördüklerinden, yaşanan savaşın sonlandırılmasına karşı sıcak bakmayıp beklenen desteği vermediler. Bu durum karşısında birkaç yıl önce, bölgemizin en önemli aktörü ve istikrar unsuru olarak kabul edilen Türkiye, bugün adım adım yanlızlaşıp etkisizleşmiş konuma geldi.   

Bu sonucun ortaya çıkmasında belirleyici olan; başbakanın iç ve dış dünyanın etkili güçlerinin talep ve duygulaını dikkate almadan, her şeyin en doğrusunu kendisinin bildiği inancıyla her şeye kendisini kapatarak tek adam siyaseti izlemesidir. Etrafındaki güçlerin kendisinden uzaklaştıklarını görünce de, komplo teorilerine sarılmaktan başka yol bulamamıştır. Oysa günümüz dünyasında iktidarların etkili olmalarının yolu; bir koalisyon gibi hareket etmelerine bağlıdır. Yani yanlızca kendisine destek olanların değil, bütün yurttaşlarının duygu ve düşüncelerini dikkate alan ve sanki onlar kendisinin iktidar ortağıymış gibi hareket eden iktidarlar etkili, kalıcı olabilir. Bu durum dış dünya desteği sağlamak bakımından da geçerlidir. Yani siz uluslar arsı beklentilere uygun bir tutum ve davranış sergilemek durumundasınız. Böyle yapmaz iseniz, kısa süre sonra etrafınızda dostan fazla düşmanızın bulunuyor olmasına şaşmamanız gerekir. Böyle bir durumda menfaatlerine zarar verdiğiniz güçlerin ayağınızın altındaki halıyı çekme girişimine şaşmamanız gerekir. İçerideki muhalefeti yasama, yürütme ve yargıdaki gücünüzle bir süre susturma olanağına sahip olabilirsiniz. Ancak bu gücünüzün diğer bölge ve dünya devletlerini susturmakta, bastırmakta hiç bir etkisi olmayacaktır.

AKP-Erdoğan iktidarı sürdürdüğü tek adam iktidarından “fabrika ayarlarına” geri dönerek vaz geçer mi? diye soracak olursanız, bence bunu kolayca yapabileceklerini sanmıyorum. Hele dünyaya dini referanslarla bakma eğlimi olanlar için bu bir anlamda olanaksızdır. Türkiye, Başbakan R. Tayip Erdoğan’ın kaptanlığında yeni bir belirsizliğe doğru yelken açmışa benziyor. Susturulmuş parti kadrolarının sorunu çözme gücünün olmayacağı açıktır. Bunun nedeni demokrasinin erdeminin ve iyileştirici özelliğinin kavranıp içselleştirilmemiş olmasıdır. AKP’nin uykudan uyanması için belkide olağan üstü bir sarsıntıya ihtiyacı vardır. Aksi taktirde bütün tek adam iktidarlarının kaçınılmaz sonu malesef Erdoğan’ı da beklemektedir. Dilerim bu duruma düşülmeden kaptan uykudan uyanır veye birileri (Bundan kastım AKP içindeki sağduyulu kesimlerin rol üstlenmesidir) dümene müdahale ederek facianın önüne geçmesidir. Diğer seçeneği şimdilik düşünmek bile istemiyorum.

İktidar sahiplerine naçizane diyorumki, lütfen dönüp bir arkanıza bakınız. En fazla demokratlaştığınız, demokrasiye en fazla sahip çıkıp en geniş kesimlerle ortaklaşa siyaset yaptığınız 12 Eylül 2010 referandumu sürecinde mi daha güçlüydünüz, yoksa her kesimi susturmaya çalışıp, sizin gibi düşünmeyenleri hain ilan ettiğiniz bugün mü daha güçlüsünüz? Uluslararsı itibarınız bölgesel ve küresel güçlerle diyaloğunuzun en fazla olduğu o süreçte mi saygındınız, yoksa dünyayı dost – düşman diye kamplara ayırdığınız ve düne kadar en büyük destekçiniz alan güçleri düşmanınız olarak ilan ettiğiniz bu gün mü? Bu günkü krizden çıkış yolu hiç kuşkusuz bu soruya vereceğiniz cevepla yakından ilişkili olsa gerek.

Abdülkadir Küçükbayrak

[email protected]