Revvadîler varlıklarını sürdürdükleri müddetçe Tebriz şehrini başkentleri olarak korudu ve yönetim merkezlerini başka bir şehre taşımadı. Ancak 1042 yılında Tebriz’de meydana gelen bir depremde kent çok büyük bir yıkıma uğrayınca, şehrin hâkimi, Revvâdî emiri Vehsûdan b. Ebû Nasr Hüseyin b. Memlan, Selçukluların bu zayıf ânından yararlanıp bir saldırıya geçebilecekleri endişesine kapıldı ve Tebriz’den bir kaleye çekildi. Depremden birkaç yıl sonra Tebriz’e uğrayan Nasır-ı Hüsrev, Sefername adlı eserinde, “bu şehirde müsterika günlerinde yatsı namazından sonra dört yüz otuz dört yılı rebiyülevvelinin on yedinci perşembe gecesi bir deprem olduğunu, şehrin yarısının yıkıldığını bir kısmınaysa bir zarar dokunmadığını anlattılar ve kırk bin adam öldü dediler” diye yazar (Nasır-ı Hüsrev,1967:39).  Ancak şehir çok kısa bir süre içinde yeniden imar edildi (Bosworth, 1968:33).

Mervanîlerden sonra Revvadîler, ardından da Şeddadîler Selçuklu egemenliğini tanıdı. 1054-55 yılında Azerbaycan’a doğru harekete geçen Tuğrul Bey, ilk olarak Tebriz şehrine geldi. O dönemde şehir Revvâdî Kürtlerinin başkentiydi. Hâlâ Revvâdî emiri olan Vehsûdan, bu sefer sırasında Selçuklulara karşı herhangi bir direniş sergilemeden (Bosworth,1968:33), Tuğrul Bey’e biat edip adına hutbe okutmayı kabul etti. Tuğrul Bey ve emirlerini memnun etmek amacıyla kendilerine çok değerli hediyeler takdim etti. Oğlunu sultana rehin vererek, sahip olduğu topraklar üzerinde egemenliğini devam ettirdi.[1]

Revvâdî miri Vehsûdân, vefat edeceği 1059 yılına kadar Tuğrul Bey’e bağlı kaldı. Ancak, Vehsûdân’ın ölümünden sonra yerine geçen oğlu Memlan döneminde Oğuzlar Revvadîlere saldırınca, Memlan Bağdat’a gidip durumu halifeye bildirdi. Memlan’ın Selçukluları şikâyet mercii olarak Bağdat’taki halifeyi görmesi,  Revvadîlerin Tuğrul’a biat etmesinde Bağdat’ın etkisine işaret eder.  Şikâyet üzerine Halife el-Kâim Biemrillâh,  Revvadîlerin yıllık vergilerini ödemeleri ve Memlan’ın oğlunu rehin vermesi karşılığında saltanatlarını sürdürmeleri konusunda Tuğrul Bey’e güvence verdi. Revvadîler, Sultan Alparslan’ın 1071’de Memlan ve oğullarını tutuklamasına kadar Azerbaycan’da hâkimiyetlerini sürdürdü (Keleş, 2020:114).

Revvâdîlerden sonra Şeddadîler de Tuğrul’a biat etti

Revvâdî emiri Vehsûdan b. Memlan’ı kendine tabi kılan Tuğrul Bey, bu kez Gence’nin Şeddadî hâkimi Ebü’l Esvar Şavur’un üzerine yürüdü. Sonuçta, Ebü’l Esvar da Sultan Tuğrul’a boyun eğip, hutbelerde Abbasi halifesinin yanı sıra Selçuklu sultanının da adının zikredilmesini emretti. Bununla birlikte Şeddadî emiri, hükümdarlığı boyunca darp ettirdiği sikkelere sadece mevcut halifenin adını yazdırttı.  Zira Ebü’l Esvar henüz bağımsızlığına önem veriyor ve Selçuklulara çok da can-ü gönülden itaat etmek istemiyordu (Keleş, 2016:165).

Malazgirt bir dönüm noktası oldu

990-1096 yılları arasında yüz yıldan fazla devam eden Mervanî Kürt mirliği, en parlak ve en müreffeh dönemini Nasrüddevle’nin hükümdarlığında (1011-1061) yaşadı. Roma İmparatorluğu, H.382/993 yılında Ahlat, Malazgirt, Erciş ve Bergeri (Muradiye) bölgelerine doğru bir saldırı başlattığında, Emir Ebu Ali bin Mervan bu taarruzu yenilgiye uğrattı. Ebu Ali bir de bütün İslam ordularını Romalılara karşı seferber edeceğini söyleyince, Roma barış istedi ve böylece Mervani emirliği ile Roma İmparatorluğu arasında on yıllık bir barış antlaşması imzalandı (İbn’ül Erzak, 1975:77).

Mervanîler döneminde Kürt-Türk ilişkileri bağlamında vuku bulan en önemli gelişme hiç kuşkusuz Malazgirt Savaşıydı. İbn’ül Ezrak’a göre, Roma ordusunun Malazgirt’e geldiği haberini Sultan Alparslan’a bildiren bizzat Ahlat ve Malazgirt halkıydı. Ancak bazı kaynaklara göre, sultanı Suriye’deki Roma elçisi haberdar etmişti (İbn al-Adîm, 2011:67). Fakat gene İbn’ül Ezrak’a göre, Ahlat ve Malazgirt halkı Alparslan’ı savaşa teşvik etmiş, kendisine destek sağlayarak ordu ile beraber muharebeye katılmış ve savaş sonrasında ganimetten büyük bir pay almıştı.

Sıbt İbn’ül Cezvi,  Alparslan’ın dört bin kişilik ordusuna “az önce on bin Kürt de katılmıştı”  derken (Sümer ve Sevim, 1988:34), İbn’ül Devadari de “Sultan Alparslan’a Kürtlerden ve sair kavimlerden olmak üzere 10 bin kadar insan da katılmıştı” sözleriyle bunu doğruluyor (Sümer ve Sevim, 1988:57). Ahmed bin Mahmûd Selçukname’sinde “Sultan’ın yanında Kürtlerden on bin seçkin asker ve reisler de toplandı” şeklinde bir ifade kullanıyor (Ahmed bin Mahmûd, 1977: 94). Buna göre, Malazgirt muharebesinde Sultan Alparslan’ın ordusunun en az üçte ikisinin, yani her üç askerinden ikisinin Kürt olmuş olması gerektiği anlaşılıyor.[2]

Başkentleri Meyyâfarıkin (Silvan) olan Mervanîler 1050 yılında; başkentleri bugünkü Gence (Azerbaycan) şehri olan Şeddadîler 1055’te; başkentleri Tebriz (İran) olan Revvadiler de gene 1055 yılında Tuğrul Bey adına hutbe okutmaya başladı. Tuğrul Bey, Bağdat’taki Abbasi halifeliği adına seferler düzenlemekteydi. Dolayısıyla halifeliğe biat etmiş olan Kürt mirliklerinin bu seferler sırasında Selçuklu sultanını destekleme zorunluluğu vardı. Zaten sultan da sefere çıkmadan önce civardaki tüm müttefiklerini harekete geçirmek ve onların desteğini sağlamak durumundaydı.

Kürt mirliklerinin Selçuklulara boyun eğip egemenliklerini tanımasında, Selçukluların Bağdat’taki halifelik adına hareket etmeleri belirleyici bir rol oynadı. Aksi takdirde, Roma’ya boyun eğmeyen Kürt mirlikleri, Selçuklulara karşı da sonuna kadar direnebilir ve belki birlikte hareket edebilirdi. Ancak Tuğrul’un Bağdat adına hareket etmesi ve fethettiği yerlerde Abbasi halifeliği adına hutbe okutması, Kürt mirliklerinin herhangi bir direniş göstermeden Selçuklu egemenliğini tanımalarına yol açtı. 

Mervanî mirliğinin sonu

Mervanî Kürt mirliğinin 1050 yılında Tuğrul’a biat etmesine rağmen, Selçuklular bir müddet sonra mirliği tamamen ortadan kaldırmak istedi. Selçukluların böyle bir politikayı benimsemesinde, mirliğin Sultan Tuğrul döneminde henüz haberdar olmadıkları zenginliğini daha sonra öğrenmeleri belirleyici rol oynadı.

Mervanîler, Selçuklulara bağlandıktan sonra özerk bir mirlik olarak varlıklarını devam ettirmeye razıydı. Ancak servetleri âdetâ başlarına bela oldu. Daha önce Mervanîlere vezirlik yapmış olan Fahruddevle Muhammed bin Cehir,bir müddet sonra Bağdat’ta Halife El- Kaim’e vezir oldu. Ancak daha sonra bu görevden azledildi ve yerine oğlu Amidüddevle Ebu Mansur Muhammed vezir tayin edildi. Amidüddevle, Nizamülmülk bin İshak’ın kızı Zübeyde ile evliydi. Aynı sırada Mervanîlerin bilge veziri Ebu Tahir Selame bin Enbarî görevinden alınarak, yerine Meyyafarıkin’de bir hekim olan Ebu Salim atandı. Olup bitenleri duyan Fahruddevle, derhal Nizamülmülk’e koşarak Mervanî devletinin sahip olduğu hazinelerden, para, altın ve değerli mallardan söz ederek, yeterli bir ordu sağlandığı takdirde burayı ele geçirebileceğini söyledi (İbnü’l Erzak, 190). Daha Malazgirt seferi öncesinde Meyyafarıkin’e uğrayıp pek çok hediyeler almış olan Nizamülmülk de Mervanîlerin zenginliği konusunda bir fikir sahibiydi.

Fahruddevle’nin kışkırtmaları üzerine Sultan Melikşah’a çıkan Nizamülmülk, “O memleketin düzeni bozulmuştur. Orada haddi hesabı olmayan mal ve para vardır” diyerek, Mervanilere yönelik bir sefer için izin istedi. Bunun üzerine Sultan Melikşah, başında Fahruddevle’nin bulunduğu bir orduyu Mervaniler üzerine gönderdi. 1086 yılında Meyyafarıkin ve Amed’i aylarca kuşatma altında tutan Fahruddevle, gene de şehre hâkim olamadı. 1087 yılında Sultan Melikşah, Emir Artuk’u büyük bir orduyla Fahruddevle’nin yardımına gönderdi. Derken Mervani başkenti ele geçirildi ve mirliğin hazinelerine el kondu (İbnü’l Erzak, 190).

Sefer sonrasında ele geçirilen paha biçilmez eşya, altın ve zümrütler arasında, Mervanî beyi Nâsıruddevle’nin 140 adet inciden ibaret tesbihi ve kılıcı da vardı. Daha önce bu tesbih ve kılıç hakkında bilgi sahibi olan Sultan Alparslan,  Mervani miri Nizameddin’e haber göndererek bunları istemiş, ancak Nizameddin onların yerine farklı bir kılıç ile inci tanelerinden meydana gelmiş bir salkım ve başka değerli hediyeler göndermişti. Sefer sonrasında meşhur inci tesbih ve kılıcın Sultan Melikşah’a ulaşıp ulaşmadığını bilmiyoruz. Ancak Mervanilerin hazinesinden büyük miktarda para ve altın almakla suçlanan Fahruddevle daha sonra Nizamülmülk’ün gözünden düşünce, Melikşah onun yerine Kıvamuddin Amidmülk Ebu Ali el-Belh’i Diyarbekir’e tayin etti.

Lâkin 1090’da Amed (Diyarbekir) ve Meyyafarıkin Nizamülmülk’ün damadı Amidüddevle’ye verildi. Meyyafarıkin’deki ünlü Mervani sarayına Nizamülmülk’ün kızı Zübeyde Hanım, eşi ve ailesiyle yerleşti. Belli ki Nizamülmülk, bu zengin ülke ve hazinelerin başına damadının oturmasını daha güvenli bulmuştu.


[1] Tabi hükümdarların, metbû (tabi olunan) hükümdarların sarayında oğullarından veya kardeşlerinden birini rehin olarak bırakması geleneği çok eskilere dayanır. Tabi hükümdarlardan (ve/ya aşiret reislerinden) her birinin oğlu veya kardeşi sarayda rehin tutulduğunda, sultana isyan etmelerinin zorlaşacağı düşünülüyordu. Nizamülmülk Siyasetnâme’sinde Selçuklu sultanlarına, sarayda rehin tutulanların sayısının bin olmasa bile beş yüzden aşağı düşmemesini öneriyordu. Bkz. Mehmet Altay Köymen, Büyük Selçuklu İmparatorluğu Tarihi, III. Cilt, Alparslan ve Zamanı (Türk Tarih Kurumu, 6. Baskı, Ankara, 2016), s.130.

[2] Malazgirt savaşı ile ilgili genişçe bir değerlendirme için bkz.  Abdullah Kıran, “Hakikat ve Tahrifat Dikotomisinde Malazgirt Savaşı”;  Muş Kitabı, editör Sedat Karakaya ve Orhan Keskintaş, Pınar Yayınları, 2020.

  • Abone ol