• 13.04.2020 00:00
  • (1679)

 Dışarda henüz olgunlaşmamış şeftaliyi kıskandıracak güzellikte alacalı renklerin gökyüzünü kuşattığı bir bahar sabahına uyanacağını biliyorsun. Ama bu uyurgezer bilinç hissizleşme arzuna mani değil. Odan dünyanın kalbi gibi atıyor. Sen bu uğultulu sesi rüyanda işitiyorsun. 

Daha birkaç gün önce sokakta belli bir mesafeden selamlaştığın yüzlerin solgun ifadeleri hafızandan siliniyor. Sokakta enginar soyan satıcının nasırlı elleri, her gün kahve içtiğin dükkanın neşeli patronu, markette para öderken bakışlarını kaçırdığın kasiyerin kederli gözleri, okul bahçesinden gelen tiz çocuk çığlıkları, komşunun gıcırdayan parke sesi odana dolmuş.

Biraz sonra uyanıp bir süre tavandaki çatlaklara, özgürlüğüne kavuşmak için cama çarpan sineğe, komodinin istenmeyen hatıraları çağıran tozlu yüzeyine, tek başına duran mahsun bir terliğe, ne kadar yaşarsan yaşa okumaya ömrünün yetmeyeceğini bildiğin kitap duvarına, akşamdan kalma buğulu şarap kadehine bakıp uykunun merhametli koynunda kaybolmak istiyorsun. 

Ama bu imkansız. Kuşlar hayatın kesintisiz, zamansız, coşkulu bir nehir olduğunu hatırlatmak ister gibi cıvıltılarla, isyankar haykırışlarla ötüyorlar. Kırlangıç fırtınası yaprakları hışırdatıyor. Biraz sonra kalkıp pencerenden manzaranı karartan çatılara, yamuk teraslara, dar balkonlara, önünde uzanan beton yığınına, kapalı dükkanların kirili kepenklerine, sokağa dağılmış çöplere bakıp iç geçireceksin. Belki tabiatın yatıştıran dinginliğini, ağaçların sessiz dostluğunu özleyeceksin. 

Ama şimdi “yuvam” dediğin evindesin. Umut edecek bir şeyin kalmayana dek hayatını sabırla inşa ettiğin bu mekanda umut etmeye devam edeceğini biliyorsun. Ev, eşyaları, kokusu, anı parçacıkları, arzularını, korkularını, zaaflarını hatırlatan derin sessizliğiyle dünyadan kaçıp sığınabileceğin bir “yer”e sahip olduğunu söylüyor. 

Bugünlerde, herhangi bir evde, odada, benzer bir duyguyla uyanacağını hayal ettiğim bu girizgahı, George Perec’in “Uyuyamayan Adam” novellasından esinlenerek yazdım. Bana göre yazarın en çarpıcı kitabı olan bu derinlikli anlatı, insan, ev, hafıza mekanları, varoluş arasındaki ilişkiyi sade ve çarpıcı bir dille anlatır. Kendi deyişiyle gelip geçicilik, yıpranma, bezginlik ve doygunluk duygularını tanımlamaya çalıştığı bu metin, okuyana yaşadığımız mekanların şehir hayatıyla ilişkisini de yansıtıyor. İnsanların uzağında, kalabalığa karışmayan bir hayat biçiminin tahayyülü gibi de okunabilir. 

Proust’un nehir romanı “Kayıp Zamanın İzinde”nin ilk paragrafından yola çıkarak tasarladığı bu roman, sert bir kayıtsızlığın, hiçbir şeyin sarsamadığı bir kıpırtısızlığın, iptal edilmiş dingin bir yaşamın sesidir aynı zamanda; 

“Yağmurlar geliyor. Evden hiç çıkmıyorsun, odandansa nadiren. Gün boyunca yüksek sesle okuyorsun, metindeki satırları parmağınla izleyerek, tıpkı çocuklar gibi, yaşlılar gibi okuyorsun, ta ki sözcükler anlamlarını yitirene dek, en basit cümle çarpık, anlaşılmaz olana dek…Odan ıssız adaların en güzeli, Paris ise kimsenin hiçbir zaman aşamadığı bir çöl. Bu dinginlikten, bu uykudan, bu sessizlikten, bu uyuşukluktan başka bir şeye ihtiyacın yok”. 

Peki, Proust’u, Perec’i, yazarları, sanatçıları farklı çağrışımlarla kuşatan mekan duygusu paylaşılabilen bir anlam bütünlüğünde buluşabilir mi? İnsanın evle kurduğu bağın hayatındaki karşılığı nedir? Ev neresidir? “Yuva” diye adlandırılan mekanlar hangi ölçülere göre şekillenir? Neden hep oraya dönülür? Beğenilerimize, hayatın dayattığı koşullara göre inşa edilen evler, yuvalar, mekanlar duygularımızı, ilişkilerimizi nasıl etkiler? 

Cevabı müphem bu soruların herkese göre değişen farklı veçheleri var. Ev, mahremiyet, özgürlük, tenhalık, dürüstlük, samimiyet, yabancılaşma, kayıtsızlık, korku, teslimiyet, güvenlik gibi pek çok kavramla birlikte eşyanın insandan fazla yaşayan ruhuyla insana   “kim olduğunu” hatırlatır öncelikle. 

Eşyalar, evleri, ait hissettiğimiz mekanları tasarlama tercihimiz, kayıp hatıraları, benliğin eksik parçalarını bulma serüveni aynı zamanda. Pazar günü ev ödevi yaparken yan odadan belli belirsiz işitilen cızırtılı radyonun sesini hatırlamak, sadece misafir geldiğinde dolaptan çıkarılan antika br fincanı saklamak, bozuk bir musluğun tıpırtılarıyla geçmişe gitmek, odun sobasında pişmiş bir yemeği özlemek, eski bir traş losyonunun ya da parfümün sindiği kazağı koklayarak ürpermek hakiki bir ev duygusudur aslında. O karmaşık duygu yumağının içinde koyu bir sıkıntı, kalabalık bir evde hissedilen yalnızlığın burukluğu ve geri dönüşü mümkün olmayan yakıcı bir özlem de var. 

Sadece çocukluk evi değildir özlenen. Gelecekteki evini de özler bazen insan. Fazla hareket etmekten ya da hareket edememekten yerleşemediği yer onun hayali evidir. George Perec, “Mekan, Feşmekan” başlıklı derlemesinde, yatak, oda, daire, apartman, sokak, mahalle,  şehir, sayfiye, ülke, dünya gibi nesne ve kavramların mekanla, kendi projeleriyle, sınırla, hafızayla ilişkisi üzerine düşünüyor ve soruyor; 

“Bir odada ikamet etmek ne demektir? Bir yerde ikamet etmek o yere sahip olmak mı demektir? Bir yere sahip olmak ne demektir? Bir yer neden ve nerden itibaren bizimle beraber olur? Plastik pembe bir leğenin içinde üç çift çorabı yıkadığımız zaman mı? Bir tüpün üzerinde spagetti ısıttığımız zaman mı?”

Perec’ten devamla soralım; Bir oda, bir yer, bir mekan ne zaman “yuvamız” olur? Bugünlerde “evde kal” çağrısına isteyerek veya zorunlu olarak uyanların ev tasavvuruyla, hücresindeki pencereden uzaktaki bir çatıda yuva yapan kırlangıçları izleyen mahkumun ev algısı nasıl buluşur mesela? Hastane odası, havaalanı, bekçi kulübesi, depo, kulis, sinema salonu, kütüphane, mülteci çadırı veya şöför koltuğunu “ev” kılan hakim duygu o mekanla kurduğumuz aidiyet ilişkisiyle ilgili. 

John Berger, ‘A’dan X’e’ isimli romanında, zulme direnen aşkın “yuvasını” anlatır. Cezaevinde yaşayan sevgilisine o güçlü ev duygusunu son mektubuyla hatırlatıyordu; 

“Şimdi son misafir de gitti ve pencere pervazındaki bahçen ilk ışığı haber veriyor. Dışarda kuşlar avaz avaz ötüşüyor. Sessizliği dolduruyorlar, ölülerin geride bıraktığı sessizliği. Çoğunlukla katlanılmaz oluyor o sessizlik…Yine de bu sessizlik, inan bana şefkatle astarlanmış. Buna şüphen varsa, kuşların yaptığı yuvaların içine parmağınla dokunduğunda ne hissettiğini hatırla. O yumuşaklık, o şefkat, sonsuz seferlerin, mücadelelerin, aynı zamanda da yüzlerce yıl sadece esnek, dirençli ve güçlü şeyler inşa etmekle öğrenilmiş kurnazlığın sonucudur. Bir dokun…Sana dokunmak için bir dakika bekledim. Sonra uyuyacağız. Uyku ilk evimizdir, çatısız, duvarsız, yatakısız. Diğerleri sonradan gelir, uykunun verdiği ilhamla. Bu gece, doğum günümden sonraki gece, seni ilk evimize alıyorum sevgilim. O devasa kapının altından atıyorum, beni içinde bulacaksın”. 

Yuva, ev dediğimiz yer, ruhun ihtiyacını fiziksel koşullardan ziyade haya gücüyle beslediği bir “rüya” çoğu zaman. Edebiyatçıların başka hayat ihtimallerini yazdıkları odalar, onları dışardaki dünyanın “sıradanlığından”, çaresizliğinden, sıkıntısından koruyan sığınaklar. İçlerindeki farklı kişilikleri özgürce konuşturabildikleri, kendilerini öteki benliklerinden de koruyan mağaralar. 

Yıllar evvel Proust hakkında yazılmış bir romanı okurken (Proust’un Paltosu) onu olduğu gibi odasında görmüştüm. Astım hastası olduğu için çocukluğundan beri “evim” dediği odasından çıkmayan, eserlerini odasındaki yatağında yazan romancının odası bu anlamda özeldir;

“Biraz sonra ölümü kendisiyle yakın ilişki kurmak isteyen “aşırı düşkün kiracı” olarak tarif eden yazar, o sandalyeden kalkıp yazın bile çıkarmak istemediği paltosuyla yatağına uzanacak. Ölüme meydan okuyan eserlerini bitiremeyeceğinden korkarak dizlerini usulca karnına çekecek. Muhtemel bir astım krizinin gelmemesi için kaloriferleri kapatmış. Yüksek kemerli pencerelerden keskin buz saçakları sarkıyor. Aralarından süzülen ayın mavi ışığı satenden yatak örtüsünü aydınlatıyor. “Bu gece son sözcüğünü yazdım, artık ölebilirim” diyeceği o günün hayalini kuruyor belki de.

Proust oracıkta o kırılgan bedeniyle sisli hülyalarda dolaşırken, meraklı bakışlarım yavaşça armut ağacından yapılmış masasına kayıyor. Üzerinde rastgele atılmış kırçıllı, kirli eldivenleri, açık kalmış not defteri ve ağır ciltler duruyor. Altından minik bir kravat iğnesi ve redingotunun tek düğmesine iliştirdiği beyaz gül, o yığının içinde yazarın zarafetini hatırlatırcasına tebessüm ediyor. Domuz derisinden bastonu yatağın pirinç başına yaslanmış. Gide’e yazılıp gönderilmemiş bir not kendi etrafında dönerek tozlu halının üzerine düşüyor. Durağan nesnelerin yorgun hareketini işitiyorum. Eşyalar onun söyleyemediklerini anlatıyor sanki”. 

Yazarın odasını nesnelerle ilişkisi üzerinden böyle hayal etmiştim. Ne kadar çok yazar varsa o kadar çok “yazı odası” ya da “yazı evi” vardır. Dolayısıyla belirgin bir ev duygusundan söz etmek mümkün değil. Romancı Toni Morrison, öğrencilerine yaratıcılık açısından en iyi durumda bulunmalarını tavsiye ediyordu; 

“Kendilerine şu soruları sormalılar; İdeal odam nasıl bir yer olmalı? Orada müzik duyuluyor mu? Yoksa sessizlik mi hakim? Hayal gücümü dışa vurmak için ihtiyacım olan şey ne?”. 

Yazarın ihtiyaç duyduğu “şey” de haliyle epey değişken. Sebald çok sevdiği İsviçreli yazar Walser hakkında yazdığı harikulade denemeye şöyle başlar;

“Hiçbir yere yerleşmedi, en ufak malı mülkü dahi hiç olmadı. Ne evi vardı ne uzun süreli dairesi, tek bir mobilyası olmadığı gibi kıyafet namına da olsa olsa bir günlük bir de yabanlık elbiseye sahipti. Yazarların zanaatlarını icra etmek için gerek gördüğü şeylerden bir tanesine bile benimdir, demedi. Kitaplara gelince, sanıyorum kendi yazdıklarına bile sahip değildi”. 

Walser’in hayat hikayesinde bıraktığı izler silik olsa da, otel odasında, sona doğru sanatoryumda yazdıklarıyla 20. yy’ın ve modern dünya edebiyatının en önemli yazarlarından biri olarak anılıyor bugün. 

Yazarın “yuvası” yazdığı mekanlardan fazlasıdır. Yine de yazarları çalıştıkları mekanlarla buluşturan, onları daha berrak görmemizi sağlayan büyülü bir ruh dolaşır o evlerde. Virginia Woolf, “Büyük Adamların Evleri” başlıklı makalesinde o incelikli bağı tarif ediyordu; 

“Bizi Dickens’ın evine, Johnson’ın evine, Carly’ın evine ve Keats’ın evine götüren şey hiç de uçarı bir merak değildir. Biz bu kişileri evlerinden tanırız”. 

Yazarların evlerine, eşyalarına kendi damgalarını vurduğunu söyleyen Woolf, şair Keats’in evini hayal ediyor; 

“Düş gücü, insanın gözünün önünde sahneler canlandırmıyor. Burada yenilip içildiğini; insanların içeri girip çıktığını, çantalarını yere koyduklarını, paketlerini bıraktıklarını; ovarak, fırçalayarak temizlik yaptıklarını kirle ve dağınıklıkla savaştıklarını ve bodrumdan yatak odalarına ve su kapları taşıdıklarını düşünemiyor insan. Yaşamın bütün akışı sessizleşmiş. Evin sesi, rüzgarda hafifçe birbirine dokunan yaprakların ve bahçede kımıldanan dalların sesleri. Yalnızca bir varlık - Keats’in kendi varlığı - yerleşmiş buraya”. 

Evler, varlıklarıyla iz bırakanların ruhuyla hayat bulur. Yazıya başlarken andığım Perec, o mekan ruhunu anlatırken insanın hareketsizliğinden şikayet ediyordu; 

“Hareket etmeyi kabul etmemiz için son derece vahim olayların gelişmesi gerekiyor. Savaşlar, kıtlıklar, salgın hastalıklar”. 

Belki bu yüzden yaşadığımız evlere ölesiye bağlanıyoruz. Yine de dediği gibi büyümenin, yaşlanmanın sonra tekrar çocuklaşmanın tarihi olan mekanlar kırılgan. Hatıraları da zamanla ihanet ediyor. Ev, insandan daha uzun yaşayan eşya, kendi hikayeleriyle küçük işaretler bırakıyor sınırlı hayatlarımıza. 

Evsiz göçmenler, ev bildikleri sahillere, ormanlara, terk etmek zorunda kaldıkları çadırlara battaniyeler, iple bağlanmış valizler ve kırık oyuncaklar bırakıyorlar. Ve biz şimdi hep beraber kendi üzerine kapanan tuhaf bir yalnızlığın pençesinde, çoktandır manasını unuttuğumuz ‘ev’de, kök saldığımız eski bir duyguya tutunarak birbirimize,

İnsanın evi neresidir, diyoruz. Ev sessiz merhametiyle cevap veriyor; Onu derinden hissettiğin, senden sona hikayeni dünyaya anlatacak yer. 

  • UyuyanAdam - George Perec, Çev. Sosi Dolanoğlu / Metis Yayınları 
  • Mekan FeşMekan - Everest Yayınları, Çev. Ayberk Erkay / Everest Yayınları