Hrant, daha öldürülmeden gördü ölümün yüzünü. Yargılandığı mahkemede, devletin içindeki bazı karanlık adamlar aniden ortaya çıkıp gözlerini ona diktiklerinde, kendisine bakanın ölümün gözleri olduğunu anlamıştı. “Ruh halimin güvercin tedirginliği” yazısını, ölümü gördüğünü anlatmak için yazmıştı. Son bir çığlık olan o yazı, sağır bir boşlukta sesine cevap verecek bir ses bulamadan kayboldu.

Neredeyse devletin bütün katmanlarının haberdar olduğunu, daha sonra çıkan haberlerden öğrendiğimiz o cinayetin Hrant’ı hedef almasının nedenleri vardı.
Birileri, gizli odalarda onun “suçlu” olduğuna karar vermişti. 
Hrant’ın ilk büyük “suçu” bir Ermeni’nin bir insan olduğunu, bir Türk ne kadar makbulse bir Ermeni’nin de o kadar makbul olduğunu bu ülkeye anlatmasıydı. Büyükelçilerin bile kaç yüz bin Ermeni’nin öldürüldüğünü tartıştığı bir ülkede, bir Ermeni’nin bir insan olduğunu,  bir Türk ne kadar makbulse o kadar makbul olduğunu, bu kadar basit bir gerçeği gösterdiğinizde, kolaylıkla telaffuz edilip aynı kolaylıkla unutulan o sayılar daha gerçek bir anlam kazanıyordu. Annesi, babası, çocuğu, sevgilisi, aşkı, acısı, sevinci, şarkısı olan yüz binlerce insanın öldüğü algılanıyor; bir Ermeni için titremeyen vicdanlar bir insan için titreyebiliyordu.

Bir köprü kurmaya çağırmak
Hrant bununla yetinmiyordu. Tarihin kanlı uçurumları üstünde duygulardan oluşan bir köprü kurmaya, insanları duygularıyla birbirlerini görüp, birbirlerini anlamaya çağırıyordu. Yetimhanede nasıl büyüdüğünü, Rakel’e nasıl âşık olduğunu, çektiklerini anlattığında sizin duygularınıza ulaşıyordu. Bir Ermeni’nin yaşadıklarını anlıyor, onun için üzülüyor, onu seviyordunuz. Düşmanlık bitiyordu, dost oluyordunuz. Önyargıların soğuk dünyası, duyguların sıcaklığından etkilenip biçim değiştiriyordu. Ermenilerin neler yaşamış olduklarını düşünüyordunuz.
Ve Hrant, en büyük “suçunu” işleyip bu ülkeyi sevdiğini söylüyordu. Onun bu ülkeyi, bu insanları gerçekten sevdiğini yüreğinizle kavrıyordunuz. Ama bir Ermeni’nin bu ülkeyi sevmeye hakkı yoktu. Bir Ermeni’nin bu ülkeyi sevmesi, eski Türk filmlerinde yoksul bir işçinin patronun kızını sevmesi gibiydi, bu aşk haddini aşan bir küstahlıktı patron için. O zamanlar “patron” askerî vesayetçilerdi.

Utanç kaynağı ve övünç kaynağı
Hrant’ın öldürülmesi nasıl bu devlet için büyük bir utanç kaynağı ise cenazesi de bu millet için büyük bir övünç kaynağı oldu. Türkiye’nin her yanından, her fikirden, her inançtan insan geldi Hrant’la vedalaşmaya. Ölümden koruyamadıkları kardeşlerini ölüme acıyla yolcu ettiler.

O günlerde dindar muhafazakârlar siyasi iktidara sahiplerdi ama gerçek iktidar değillerdi. Siyasi iktidara sahip muhafazakâr dindarlar da yıllarca bu ülkeyi sevme hakkından mahrum bırakılmışlar, aşağılanmışlar, horlanmışlardı. Hrant’ın ne çektiğini anlıyorlardı. Onun cenazesine bir kardeşin cenazesi gibi sahip çıktılar, evine başsağlığına gittiler.

İktidarın zehrinden içtiler
Eğer Hrant, o muhafazakârların gerçekten iktidar olduğu bugün öldürülseydi, o gün gözyaşlarıyla cenazeye katılanlar, bugün “güvenlik nedenleriyle” öyle bir cenazenin yapılmasına izin vermezlerdi. Çünkü onlar da askerî vesayetçiler gibiler iktidarın zehrinden içtiler, çünkü onlar artık kendilerinden başkasının bu ülkeyi sevmesine izin vermiyorlar, çünkü onlar artık devletin efendisi oldular, çünkü onlar yıllarca ezilen omuzlarına şimdi devletin apoletlerini taktılar, çünkü onlar bir zamanlar dua etmek için gökyüzüne açtıkları ellerinde şimdi birer kırbaç taşıyorlar, çünkü onlar artık bizden değiller.
Artık onlar Hrant’ı bir kardeş gibi görmüyorlar, onlar askerî vesayetçilerle kardeş oldular. O yüzden bir zamanlar bulmak için yemin ettikleri Hrant’ın gerçek katillerini bir türlü bulamıyorlar. İktidar zehrinden içenler, geçmişi, kendi çektiklerini, dostluğu, adaleti, kardeşliği, Hrant’ı unutmuş olabilirler. Ama Türkiye unutmadı. 
Onlar yetimhanede büyüyen, Rakel’i seven çocuğu, o çocuğun bu ülkeye düşkünlüğünü, o dostça dürüst sesi, kanlı uçurumlar sütünden bir köprü kurmaya çalışmasını vicdanlarından çıkarıp atmadılar. Hrant onlara bir Ermeni’nin bir çocuk olduğunu, bir insan olduğunu, bir âşık olduğunu, türkü söylediğini, ağladığını gösterdi. Öldürüldüğü için değil, bütün bunları anlattığı için unutulmadı Hrant. Bir Ermeni insandır, bir Türk ne kadar makbulse bir Ermeni de o kadar makbuldür. Hrant bu ülkeye bunu hatırlattığı ve bunu hatırlatarak insan olmanın hazzını tattırdığı için unutulmadı. 
Korumayı beceremediğimiz bir dostun ölümü içimizi çaresizce sızlatıyor, pişmanlık dolu bir kederle anıyoruz onu. 
Bir Tanrı olmasını diliyorum bazen. Hrant’a yaşarken gösteremediğimiz şefkati, bizim yerimize ona “Gel ahparik,” diye sarılıp gösterebilsin diye. 

Silivri Cezaevi

  • Abone ol