• 1.04.2020 00:00

 Dünyada üretimin ortalama üçte birinin durduğu, dünya nüfusunun yarısına yakınının kısmen veya tamamen eve kapandığı, hemen her yerde sosyal ilişkilerin en aza indiği bir küresel karantina hali yaşıyoruz. Bunun yarattığı iktisadi daralma şokunun Nisan-Mayıs ayları içinde dünya ölçeğinde daha derinleşmesi güçlü bir ihtimal. Sadece sağlık ve ekonomi açısından değil, siyasal, kültürel ve insani varoluş açılarından bir büyük alt üst oluşun, bir bunalımın içindeyiz. Bu daha önce bildiğimiz bunalımları hatırlatsa da, onların hiçbirine benzemiyor.

Her şeyden önce, şu son derece basit soruyu hem kendimize hem başkalarına sormamız gerekiyor: Coronavirüs salgınının yarattığı büyük krizin doğuracağı tahmini sonuçlardan hareket edip, kriz sonrasındaki iyi veya kötü yeni dünyaları bugünden kâğıt üzerinde kurmaya alelacele koyulmadan önce, salgının durmasını, en azından yavaşlamasını beklemek gerekmiyor mu? Ve bunu beklerken, kamu otoritelerinin insan yaşamını ve az korunaklı veya korunaksız kesimleri, işsiz kalmış emekçileri, çaresiz kalmış küçük serbest meslek erbabını koruma amaçlı en etkili önlemleri acil almasını talep etmek, bu konuda güçlü bir toplumsal hareketlenme sağlamak asıl acil olan değil mi?

Bu soruyu sormanın nedeni, farklı siyasal eğilimleri olan bir dizi kanaat önderinin bugüne kadar bilmediğimiz, görmediğimiz türde olan ve daha yeni başlayan bu büyük küresel şokun sonrasını dillerine dolamış olmaları. İnsan bunun nedenini kendine sormadan edemiyor. Örneğin Zizek’in yaptığı gibi, daha salgın ortalığı kasıp kavurmaya yeni başlamışken, pandemi sonrası önerilerle bir telaş ortaya atlamanın nedeni, sözü ilk söyleyen olma arzusu mudur[1]? Ya da her şeye, her zaman, aynı yerden, aynı biçimde ve aynı kavramlarla bakmanın Agamben’i düşürdüğü durum kaçınılmaz mıdır?[2] Belki bu acelecilik, bu sözü ilk söyleyen olma telaşı, kullandığı çözümleme biçimleri ve kavramlarla kendisine ait bir tescilli marka oluşturma ve bunu koruma amacının bir sonucudur. Her seferinde bunları öne sürerek, göz önünde kalma, el üstünde tutulur olma, yarattığı küçük tekel alanını koruma çabasıdır belki. Ve sonuçta, kendi düşünce dünyasının yapılarının, kavramlarının, kendi markasının bütünüyle bağımlısı olmak demektir. Her fırsatta konuşmasının veya yazısının bir köşesine “ben bunu söylemiştim/yazmıştım” ifadesini sokuşturmadan duramayan büyük ve küçük narsisist kişilerin daha taşkın bir hali değil midir bu?  

Bu söz taşkınlığı elbette yeni değil, sürekli olarak var ama böyle bir ortamda göze daha fazla batıyor. İçinde bulunduğumuz büyük sarsıntı sadece iktisadi değil, toplumsal ve siyasal olarak da bugüne kadar yaşamadığımız, bilmediğimiz bir biçimde tezahür ediyor. Yaşanan evrensel olağanüstü durum, savaş olmayan bir savaş gibi. Bu savaş benzetmesinin yöneticilerin dilinden düşmemesi anlamsız değil elbette. Böylelikle alınan önlemlerin istisnailiğine bir meşruiyet gerekçesi sağlanması amaçlanıyor. Ama bunun tam tersini yapan, ülkesinde on binlerce kişinin ölecek olması tehlikesini yadsıyan, yerel yönetimlerin aldığı kısıtlama kararlarını açıkça eleştiren, yaşlı olmayanların hiçbir şey yokmuş gibi hayatlarını sürdürmesini teşvik eden Brezilya başkanı Bolsonaro mu haklı? Şimdi asıl eleştirilmesi gereken “istisna hali”, Bolsonaro’nun insan hayatını ekonomik hayat için açıkça feda etmeyi göze alan son derece faydacı yaklaşımı değil mi?  

 ***

Yaşanan krizi, 1929 buhranına ya da 2008 mali krizine benzetmek, onlarla karşılaştırmak nafile bir çabadır. Çünkü bugün başta para sistemi olmak üzere, ne iktisadi sistem ne iktisat politikası araçları 1929’a benziyor. Üretim ve ticaretin aniden durduğu, işsizliğin bir anda zirve yaptığı bu corona krizi, finans aktörlerini vuran ama devletlerin mali piyasalara o güne kadar görülmemiş oranda likidite enjekte etmeleriyle yıkıcı etkisi büyük ölçüde bastırılan 2008 krizine de benzemiyor. Son kırk yıl içinde iktisat politikalarına hâkim olan katı ideolojik dogmaları tuz buz ediyor. Ama olağanüstü sayıda ölümle er veya geç bu salgın yatıştığında, bugün dile getirilen “hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” iddiasının hızla unutulma ihtimali ne yazık ki azımsanmayacak kadar kuvvetli.

Her şeyden önce, “hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” diyenlerin çoğu, kendi tescilli markalı ürünlerinin biraz şeklini şemailini değiştirip, üzerine yeni bir etiket koyup, ortaya sürmeye devam ettikleri için bu ihtimal kuvvetli. Milliyetçiler için kalıcı çözüm, sınırlara yüksek duvarlar çekmekten geçiyor. Devletlerin hızla sınırları kapatmasını dört elle alkışlıyorlar ve bunun geleceğin güvenli toplum modeli olduğunu iddia ediyorlar.  Muhafazakârlara göre ise modern yaşamın zayıflattığı maneviyatın, imanın yeniden güçlendirilmesi Covid-19 sonrasının ana perspektifi olmalı. “Eskiden daha iyiydi” nostaljisiyle yaşayanlar başımıza gelen felaketin sorumlusu olarak yeni olan ne varsa onu gösterirlerken, eskinin salgınlarındaki ölüm oranlarını bugünkü dünya nüfusuna oranladığımızda sayının milyara yaklaşan ölüm olduğunu söylemiyorlar. Günümüzün tıbbi müdahale imkânlarının ölüm oranını çok büyük ölçüde azalttığını hasıraltı ediyorlar. Liberal reformcular ise haldeki durumdan “reformların” yeterince radikal şekilde, sonuna kadar götürülmemiş olmasını sorumlu tutuyorlar. Kimi çevreciler daha ciddi çevre politikalarının; sosyalistler ise sosyalist politikaların tek çözüm yolu olduğunu iddia ediyorlar. Liberaller bir yandan Batı toplumlarında sosyal devletin aşırı şişmiş olmasından, diğer yandan sağlık sisteminin yetersizliğinden aynı zamanda şikâyet edebiliyorlar. Avrupalı milliyetçiler bir yandan AB’yi ulusüstü olmakla suçlarken, diğer taraftan AB’nin bugün ortak sağlık politikası yürütme konusunda elinin kolunun bağlı olmasını eleştiriyorlar. Demokratlar, bazı hükümetlerin, sermaye çevrelerini koruma kaygısı içinde, sokağa çıkmayı kısıtlama ve üretim faaliyetlerini durdurma kararı almamalarını eleştirirken, bu olağanüstü hal önlemleri alınınca onları teşhir ve telin etmeyi elden bırakmıyorlar. Örnekleri çoğaltmak mümkün. Bunlar salgın sonrasının dünyasının salgın öncesinden çok farklı olmayacağının işaretleri olarak ele alınabilir.

Buna karşılık, bu salgının neoliberal küresel hegemonyanın dogmalarını birkaç hafta içinde yıkmış olması üzerinde düşünmeye değer. Yıkılan dogmaları hatırlatalım. Birçok Batı devleti, bugüne kadar teknokratların, sermaye çevrelerinin, solcu veya sağcı muhafazakârların uçuk kaçık veya tehlikeli solcu ütopyası olarak gördükleri yurttaşlık gelirini acilen uygulamaya başladı. ABD senatosu hanehalklarına yönelik 880 sayfalık ve iki bin milyar dolarlık bir mali destek yasasını oybirliğiyle onayladı. Aşırı liberal, anarko-kapitalist eğilimli senatörlerin yasaya çok direnmeden evet demeleri, çekimser oy vermeye bile cesaret edememeleri anlamlıydı. Yasa senatoda oylanmadan birkaç saat önce, ABD’de son bir hafta içinde üç yüz bin kişinin işsizlik yardımı için başvurduğu verisi yayınlanmıştı. Demokrat çoğunluğun olduğu Kongre’nin başkanı Nancy Pelosi, kongrenin yasayı hemen onaylayacağını söylerken, yaşanan altüst oluşu özetliyordu: “Yasa, Cumhuriyetçilerin işletmeleri kollayan yaklaşımından demokratların emekçilere öncelik veren yaklaşımına dönüşü simgeliyor.” Elbette bu öncelik değişimi karşısında neredeyse boğulacakmış gibi feryat eden neo-liberaller çıktı ama artık onlara kulak veren pek kimse kalmamıştı.

Bu yurttaşlık geliri uygulaması, adı bu olmasa da, şimdilik birkaç aylığına geçici olarak yürürlüğe konmuş ve her ülkede farklı yöntemlerle benimsenmiş olsa da, artık Batı toplumlarının ortak hafızasına yerleşecek. “Bunu yapmak demek ki mümkündü” fikri ortak bilince kazınacak. Bunun kalıcı hale gelmesi elbette kriz sonrasında bu fikri taşıyacak siyasal hareketlerin başarısına ve kararlılığına bağlı olacak. Benzer bir neoliberal dogma olan, kamu sağlığının piyasa ekonomisi aktörlerine teslim edilmesinin en iyi sonucu vereceği fikrinin nasıl büyük bir tehlike barındırdığı apaçık ortaya çıktı. Müştereklerin eğitim, su, temiz hava, çevre, kültür gibi, sağlığı da içerdiğini; bunların özel çıkarın soğuk sularına bırakılmasının nasıl bir tehdit oluşturduğunu insanlar evlere haftalarca, belki aylarca kapanarak görüp, yaşıyorlar.

Benzer bir gelişme kamulaştırmalar konusunda yaşandı. Yıllardır özelleştirmenin nimetlerini ağzından düşürmeyen liberal yöneticiler, birdenbire bankaların, havayolu ve demiryolu şirketlerinin, ilaç fabrikalarının, özel hastanelerin kamulaştırılması ihtimalinden, bunun gerekebileceğinden söz eder oldular. Daha bir buçuk yıl önce kendisine sağlık bütçesinin daraltılmasından, hastanelerde yatak sayısının azaltılmasından şikâyet eden bir hemşireye, kibirli ve sinirli bir edayla, “sihirli bir para yok, ayrıca borcu sonra çocuklarınız ödemek zorunda kalacak” diye yanıt veren Fransa Cumhurbaşkanı Macron, şimdi sağlık çalışanlarının ücretlerini arttırma, sağlığa çok büyük mali kaynak yöneltme vaadiyle sağlık emekçilerini motive etmeye, yangını söndürmeye çalışıyor.

Maastricht kriterlerinin askıya alınacağını ve belki tarihe karışacaklarını iki ay önce kim tahmin edebilirdi? Almanya’da mali ortodoksluğun küstah temsilcilerinin iş dünyası zarar görmesin, gerisi ne olursa olsun taleplerini İçişleri Bakanı’nın elinin tersiyle itecek gücü bulması için böyle bir salgın afeti mi gerekiyordu? Örnekleri çoğaltabiliriz. Ulusüstü Avrupa Merkez Bankası, ulusal egemenlikçi siyasilerin alkışları arasında doğrudan şirketlere kaynak sağlama kararı aldı. Ulusal egoizmin timsali haline gelmiş olan Almanya, Hollanda, Avusturya ve İsveç direniyor ama Avrupa Merkez Bankası üye devletlere büyüklükleri oranında paylaştırılacak ortak borçlanma kararı almaya hazırlanıyor. Aşırı küreselleşen üretim zincirinin yeniden yerelleşmesi fikri artık bir güvenlik ihtiyacı olarak kendini dayatıyor…

                                   ***

Coronavirüs salgını I. Dünya Savaşı sırasında bazı tarihçiler ve siyasetçilerin “savaş sosyalizmi” olarak tanımladıkları yeni iktisat politikası uygulamalarının zuhur etmesini bir açıdan hatırlatıyor. O “büyük savaş” sırasında Fransa, Almanya ve İngiltere’de hükümetler, o güne kadar akıllarının köşesine bile getirmedikleri bir dizi kamu politikasını, yepyeni vergiler ve devletleştirmeler başta olmak üzere, ilk kez uygulamışlardı. Bu sosyalizm değildi elbette ama devletin iktisada böyle büyük çaplı müdahalesi bir ilk olduğu için, sosyalizmi andırıyordu. Bunların bir kısmı savaş sonrasında kalıcı oldu. Ne var ki bu yeni iktisat politikası araçları, savaş sonrası yürürlükten kalksalar bile, artık toplumsal hafızada yer etmişlerdi. 1929 buhranından çıkmak için ancak 1933’te ABD’de başvurulan New Deal politikası, I. Dünya Savaşı sırasında yaşanan epistemolojik kopuşun yansımasıydı. Ama sosyal devletin hayata geçmesi için ikinci bir dünya savaşını beklemek gerekti. Bugün birçok hükümetin, daha birkaç hafta önce söylediklerinin tam tersini yapmaya alelacele soyunması benzer bir epistemolojik kopuş ihtimalini gündeme getiriyor.

Müştereklerin piyasa ekonomisi tahakkümü dışına çıkarılması, iktisadi küreselleşmeden üretimde yeniden yerelleşmeye dönülmesi, kamunun düzenleyici gücünün sadece yasayla sınırlı kalmayıp, üretim ve dağıtımda da yeniden aktif hale gelmesi gibi önlemlerin salgın sonrasında kalıcı olma ihtimali var. İnsanların evlerine haftalarca, belki birkaç ay kapalı kalmaları kendilerinin her şeyden önce sosyal bir varlık olduklarını, sadece dar aile çevresine değil, çok daha geniş bir toplumsal ilişki ağına ihtiyaç duyduklarını yeniden keşfetmelerini de sağlıyor. Bunun toplumsal bilinçte farklı izler bırakması ve bireycilik ideolojisinin çanına ot tıkaması mümkün.

Madalyonun diğer yüzünde ise, bugün kısıtlanan temel özgürlüklerin bir kısmının kısıtlılığının kalıcı olması veya iktidarlara her an yeniden bunları kısıtlama bahanesi verecek olması da var. Buna en yakın örnek olan Macaristan otokratı Orban, bu durumu fırsat bilip, ülkeyi süresiz biçimde kararnamelerle yönetme yetkisi alıyor. Bu fırsatı Türkiye’nin otokratı 2016 darbe teşebbüsü sonrası kullanmıştı. Şimdi coronavirüs krizi bahanesiyle ve salgınla mücadeleye sekte vurma pahasına iletişimi de bütünüyle denetim altına almaya çabalıyor.

Bütün bu gelişmelerin epistemolojik bir kopuşu kuvveden fiile geçirmesi, siyasal dinamiklerin bunları nasıl yönlendireceğine bağlı olacak. Devletin iktisada müdahalesinde son derece önemli bir eşik atlanmasına yol açan I. Dünya Savaşı’ndan yirmi yıl sonra, aynı ülkeler daha da büyük bir savaşa kendilerini ve dünyayı sürükleyerek, o büyük kıyımdan yeterli ders alınmadığını da göstermişlerdi. Diğer taraftan, I. Dünya Savaşı sonrasında kapitalizmin beşiği haline gelen ABD’de gelir vergisinin en üst diliminde vergi oranı %80’nin üzerindeydi! Onun için bugün, kriz sonrası nasıl olacak tartışmasından önce, bu büyük krizin yarattığı tabula rasa dalgasını değerlendirmeye ihtiyacımız var.

Sağlık alanında başlayan ama sonuçları iktisadi, mali, demokratik ve bazı açılardan insani varoluşla ilgili olan bu büyük bunalıma karşı, bunalım sırasında verilen ve verilmeyen yanıtlar, alınan ve alınmayan önlemler üzerine tartışmanın yoğunlaşması daha önemli. Çünkü bugün yapılan ve yapılmayanlar yarın yapılabilecek olanları belirleyecek. Covid-19 sonrası üzerine kumdan şatolar kurma değil, bugün ve burada, bu insani felakete sebep olan politikaların sorumluluğunu teşhir etme ve başka türlü bir toplumsal varoluşun somut adımlarını atma, iktidarları bunları atmaya mecbur kılma zamanı değil midir?            


[1] 120 sayfalık kitap çok yakında dağıtıma çıkacak, “Pandemic. Covid19 Shake the World”, https://www.orbooks.com/catalog/pandemic/. Bu konuda kendisiyle yapılan bir söyleşi için, https://www.haberturk.com/zizek-insanligin-hayatta-kalabilmesi-icin-kuresel-komunist-tedbirlere-ihtiyac-var-2625909.

[2] Bu iki düşünürün farklı yaklaşımlarının değerlendirildiği bir yazı için bkz. İrem Taşçıoğlu’nun yazısı: https://www.birikimdergisi.com/guncel/9996/zizek-agamben-schmitt-covid-19-istisna-hali-ve-yeni-bir-etiko-politik-alanin-imkani-uzerine-notlar