• 8.07.2020 00:00

 Günümüz Türkiye’sinde yürürlükte olan siyasal rejimin türü konusunda çeşitli tanımlamalar öneriliyor. Bu rejimin, önüne başka bir sıfat koymadan, demokrasi olarak tanımlanmasının mümkün olmadığı açık. Önüne kısıtlayıcı sıfatlar (sınırlı, yarım, illiberal, vb…) konarak kullanılacak bir demokrasi kavramı da, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi olarak adlandırılan ucubeyi tanımlamakta yanıltıcı oluyor. 2007-2011 dönemindeki gelişmelerin öncesinde yürürlükte olan vesayetçi demokrasi de bugün geçerli değil. MHP lideri Devlet Bahçeli’nin Erdoğan yönetimi üzerinde kurduğu etki gücü, geçmiş dönemin kurumsal vesayet rejiminden çok farklı çalışıyor.

Diğer taraftan yürürlükteki rejimin otoriter olduğunu söylemek de artık yeterli değil. Türkiye Cumhuriyeti kuruluşundan bu yana, göreli demokratik olarak kabul edilen dönemler de dahil olmak üzere, otoritarizmin çeşitli derecelerde egemen olduğu bir rejime sahip oldu. Otoritarizmin bu sürekliliğini dikkate almadan, günümüzdeki tahakküm sisteminin otoriterliğini vurgulamak, yürürlükteki rejimi sıradanlaştırarak, ona özgü niteliklerin önemli bir bölümünü göz ardı etmeye yol açıyor.

Bu durumda otoriter demokrasi gibi içeriği çok geniş, anlamı çok elastik bir kavramla günümüz Türkiye’si veya iktidar partisi sözcü ve yandaşlarının sevdiği bir ifade ile Yeni Türkiye’nin siyasal rejimini tanımlamak bir seçenek midir? Bu sorunun yanıtı demokrasi kavramının asgari koşullarının yürürlükte olup olmadığında yatıyor. Serbest ve çoğulcu seçimler demokrasinin olmazsa olmaz bir koşuludur ama yeterli koşulu değildir. Türkiye’de siyasal rejim, 2016 darbe teşebbüsünü izleyen olağanüstü hal rejimi ve onun yarattığı imkân içinde onaylanan “2017 Anayasa Değişikliği Referandumu” öncesinde otoriter demokrasi olarak tanımlabilirdi. Ancak 2015 Haziran Seçimleri’nin sonucunun açıklanmasından itibaren, seçimlerin o güne kadar kısmen serbest ve çoğulcu olan niteliği iktidar tarafından giderek daha fazla aşındırıldı. Buna, seçim yarışının bütünüyle ve alenen adil olmayan koşullarda yapılmasını ve seçim sonuçlarının İçişleri Bakanı tarafından keyfi biçimde değiştirilmesini sağlayan görevden alma kararlarını ilave edince, yürürlükteki rejimi, önüne otoriter gibi son derece kısıtlayıcı sıfatlar koyarak bile, demokrasi olarak tanımlamak artık mümkün değil.

Yeni Türkiye’de rejimin niteliği belki yarışmacı otoriterlik olarak tanımlanabilir. Ama bu tanımda da söz konusu olanın, tek parti iktidarı veya bir zümre hakimiyetine dayanan kurumsal bir otoriterlik değil, kişi iktidarına dayanan bir tek adam rejimi, bir otokrasi olduğu gerçeği ikinci planda kalır. Siyasal iktidarı belirleyen süreç yarışmacıdır, muhalefetin yerel veya genel seçimi kazanma ihtimali sıfır değildir. Ne var ki söz konusu olan bir yarışma değil, hâkim tarafın muhalefeti susturma, sesinin duyulmamasını sağlama, hareket alanını kısıtlama ve son aşamada kendisi açısından seçim yarışında en büyük engel olarak gördüğü şahsiyetleri (en başta HDP yöneticileri) hapsettirme önlemleriyle bezeli bir iç düşmanla mücadele uğraşıdır. Muhalefetin rakip değil, düşman olarak algılandığı ve yargının iktidarın emrinde bu algıya uygun kararlar aldığı, idarenin topyekün bir mobilizasyon içinde davrandığı bir rejimde asgari demokrasi koşulları kalmamıştır.

Yürürlükte demokrasi olarak tanımlanacak bir durum yoktur ama Türkiye’de muhalefet günümüzün birçok otokrasi rejiminden daha fazla varlığını hissettirme, seçmen topluluğunun takriben yarısının desteğini almaya devam etme, 2019 yerel seçimlerinde olduğu gibi, önemli seçim bölgelerinde seçimi kazanma imkânına sahiptir. Bu durumu, geçmişin kalıntılarının giderek yıpratılsa da kısmen ayakta kalması, dolayısıyla gelecek açısından umut aşılamayan bir durum olarak görmek mümkün. Ya da tersine, her şeye rağmen toplumun aşağı yukarı yarısının bu boğucu tahakküme boyun eğmemesinin, direnmesinin ifadesi olarak gelecek açısından umut taşıyan bir açıdan değerlendirmek de mümkün. Bu azami umutlu perspektifi sağlayan bir etmen, yeni iletişim teknolojilerinin merkezi bir engellemeyi kısmen de olsa aşma olanağı vermesi ise, çok daha önemli diğer etmen, Türkiye toplumunda seçim meşruiyetinin hem güçlü tarihsel derinliği hem de son derece yaygın bir kabulü olmasıdır. Yürürlükteki rejimin uzun sayılabilecek bir süre yürürlükte kalmasının bu meşruiyeti de aşındırmayacağını iddia etmek elbette mümkün değil.

                                            ***

Türkiye’de tek adam rejimini bu konumu işgal eden kişinin adıyla anmak en doğrusudur. Bu anlamda Erdoğanizm, orta boy ölçekte olan ve petrol, gaz veya değerli madenler gibi zenginlikleri bulunmayan, rant dağıtma kapasitesi göreli sınırlı olan bir devlette, iktidarın giderek tek adamlaşması, aşırı şahsileşmesi ve hukuk devletini yürürlükten kaldırmasının 21. yüzyıldaki önde gelen bir örneğini oluşturuyor. Erdoğanizmin yarışmacı otoritarizmi aşan, onu tam anlamıyla bir istibdat rejimine dönüştüren niteliği, keyfilik rejimi olmasıdır. Söz konusu olan pratik, mutlak dikey iktidarın zirvesindeki şahsın uygulattığı kararların keyfiliği ile sınırlı olmayan, “yasallığını” ve gücünü doğrudan bu şahıstan alan diğer güç makamlarının da keyfi davranabilme yetkisine sahip olduğu, iktidar hiyerarşisinde yukardan aşağıya doğru keyfiliğin yayıldığı bir genel yönetim anlayışıdır. Bu keyfilik konusu üzerinde biraz durmakta yarar var.

Keyfi yönetim veya iktidar, yani iktidardaki gücün keyfî kararlar alabilmesi ve bunu uygulayabilmesine olanak sağlayan bir siyasal-hukuki düzen, klasik siyasal düşüncede tiranlık veya despotlukla eşanlamlı olarak anılır. Bu anlamda keyfiliğin üç farklı tezahürü olabilir. Birincisi, kanunun sessiz kaldığı yerde otoriteyi elinde tutanın canının istediği gibi karar verdiği ve bunu uygulatabildiği durumdur. İkincisi, kanunun kendisinin otoriteye keyfine göre davranma olanağı sağladığı durumdur. Üçüncüsü ise, otoritenin yürürlükteki kanun ve kuralları da çiğneyerek başına buyruk karar alabildiği, bunu uygulatabildiği ve buna karşı herhangi bir engelleyici gücün olmadığı durumdur. İkinci ve üçüncü şıklarda despotluk niteliği çok daha baskındır.

Bu üç keyfilik hali, karma biçimde, aynı anda farklı alanlarda yürürlükte olabilir. Dolayısıyla kanuni görünümlü bir keyfi yönetimle iktidarın elindeki yasal yetkiyi de suiistimal ettiği bir keyfi yönetim birbirlerini tamamlayabilir. Ernst Fraenkel’in İkili Devlet olarak tanımladığı (İkili Devlet, İletişim Yayınları, 2020), Almanya’da Nasyonal-Sosyalist Parti’nin iktidara gelmesini takiben yürürlüğe giren durum bunun anlamlı bir örneğidir.

Şahsileşmiş tahakkümcü iktidarların genellikle baskın özelliği devlet organlarının bütününe az veya çok sinen bu keyfiliktir. Bunun hukuk alanındaki tezahürleri, yargının kararlarında keyfiliğin ön plana çıkmasıdır. Yargıda, özellikle ceza yargısında alınan kararların keyfileşmesi, iktidara boyun eğmeyen toplum kesimlerinin karşısında en çaresiz kaldıkları keyfi iktidar uygulamasıdır. Muhalif partilerin, basının, derneklerin susturulmasına karşı demokratik ilkelere sadık kalan alternatif mücadele yolları ve alanları kısıtlı da olsa bulunabilir ama yargının keyfiliğine karşı mücadelede demokratik muhalefetin elinde teşhir etme dışında alternatif mücadele alanı yoktur. Bu nedenle yargının keyfi yönetimin doğrudan uzantısı haline gelmesi, istibdadın mutlaklaşmasıdır.

Türkiye, dolayısıyla aynı zamanda Erdoğanizm, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından Osman Kavala davasında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 18. maddesini de ihlal ettiği için mahkum edildi. Bu maddeden Türkiye’nin AİHM tarafından mahkum edilmesi bir ilktir ve aynı maddeden ikinci mahkumiyet muhtemelen Demirtaş davasında yakında açıklanacak. Mahkumiyet kararında, haksız tutuklama yanında, siyasal amaçla müştekiye dava açıldığı vurgulanırken (18. madde ihlali) cumhurbaşkanın doğrudan ve alenen yargı kararına müdahale etmesine, örnekler vererek işaret ediliyor. AİHM’in Türkiye aleyhine verdiği bu karar yürürlükte olanın bir istibdat rejimi olduğunu tescil ediyor. AİHM kararına rağmen Osman Kavala’nın tutukluluğunun, bunu gerekçelendirecek somut delillere sahip olmadan yeni suçlamalar icat ederek devam ettirilmesi de otokrasi rejiminde yargının nasıl otokratın şahsi kin ve öfkesinin maşası haline geldiğini gösteriyor. Bu konuda verilebilecek, sayısı hızla artan yüzlerce örnek var.  

Keyfilik rejimi aynı zamanda bir patika bağımlılığı yaratır. Keyfi rejimin muktediri, elindeki toplumsal rıza yaratma olanaklarının daralması nispetinde, yargı yoluyla kurduğu tahakkümün dozunu arttırmaya, güvenlik devleti kisvesi altında iktidarının güvenliğini öne çıkarmaya mahkumdur. Bu bir bakıma, böyle bir muktedirin kendi eliyle girdiği ama artık onun esiri olduğu, geri dönüşü veya yön değiştirmesi mümkün olmayan bir patika bağımlılığı demektir. Keyfi yönetim, gücünün sınırlanmamasıyla birlikte giden hesap vermeme uygulamasının, iktidarı kaybederse kendisine çok ağır bir hesap verme zorunluluğu olarak döneceğini bilir ve bu nedenle geri dönüşü olmayan bir yolda ilerlemeye kendi kendini mahkum eder.

Batı dillerinde “ileriye doğru kaçış” olarak tanımlanan, Haldun Bayrı’nın Türkçeye “el arttırarak kaçma” olarak çevirmeyi önerdiği davranış biçimidir bu. Karşılaştığı sorunları çözmek yerine daha büyük sorunlar yaratarak onlarla baş etmeye çalışan, sorunlu bir gidişatın gelecekteki olumsuz sonuçlarını dikkate almadan, hatta bu konuda el arttırarak yola devam etmeyi ifade eder.  Bunu en anlamlı olarak karşımıza çıktığı iki alandan biri ekonomidir. Hem açık piyasa ekonomisi içinde kalma, hem de kapalı ekonomiye özgü iktisat politikası araçlarına sarılma, doğruluğu kendinden menkul iktisadi analizlere bel bağlama ve finansman ihtiyacı olarak uluslararası sermayeye yapısal olarak büyük ihtiyacı varken onun gelmesini caydırıcı tasarruflardan geri kalmamak böyle bir el arttırarak kaçıştır. Bu davranışın açık biçimde görüldüğü ikinci alan, dış politikadaki gelişmelerdir.   

Bu değerlendirmeler ışığında ele alınca, Erdoğanizm keyfi yönetim özelliklerinin hemen hepsine sahip olan bir istibdat rejimidir. Hukuksuzluk ve keyfi cezalandırma bu yönetim tarzının başat niteliklerinden biridir. Bir diğeri, neopatrimonyal rejimlerde en çok görülen, şahsileşmiş iktidarın etrafında oluşan kayırmacılık şebekesi, kamu mülkiyeti ile özel mülkiyet arasındaki kesin sınırın kaybolduğu gri bir mülkiyet alanının ortaya çıkmasıdır. Bu anlayış, yandaş vakıf ve kuruluşlara yapılan kamu mülkü tahsisleriyle, kamu ihaleleriyle, kamu istihdam politikasıyla yukardan aşağıya doğru bütün kamu yönetimi katmanlarına bulaşır.

Neoklasik iktisat literatüründe “damlama etkisi” (trickle down effect) olarak tanımlanan, zenginleri kayırarak oradan yoksullara refahın damlalar halinde düşmesinin sağlanacağı iddiası, gerçek hayatta karşılığı olmayan bu varsayım, keyfilik yönetiminde var gücüyle çalışır. Keyfi yönetim sadece bir kişinin şahsına indirgenmeyen, yönetimi baştan ayağa kavrayan, toplumsal davranışlara bulaşan bir “bütünsel toplumsal olgu”dur.

                                      ***

Erdoğanizm, bir yüzyıl önceki otantik örneklerle arasında önemli farklar olan bir 21. yüzyıl faşizmi, bir neofaşizm midir? Bu iddiayı destekleyecek birçok öğeyi Erdoğanizm barındırıyor. Artık ana payandasını oluşturan etnik milliyetçilikle, elit nefretiyle, kurumların içini boşaltmasıyla, liyakat yerine mutlak tabiiyeti öne çıkarmasıyla, dini siyasal keyfiliğe bir anlam verme mekanizması olarak aktif biçimde kullanmasıyla, kültürü son derece dar ve katı bir kimlik politikasına indirgemesiyle, 20. yüzyıl faşizmlerinin bazı özelliklerini sergiliyor. Erdoğanizmde de, katı ve kutsallaştırılmış bir iktidar söylemi ve bunu tamamlayan giderek ağırlaşan biçimde her türlü eleştiriyi susturma gailesi, büyük bir bilgisizliğin, laçkalığın, “ben yaptım oldu” anlayışının üzerini örtmeye yarıyor. Yerliliği ve milliliği yüceltmenin en önemli işlevlerinden biri bu değil midir?

Mussolini yönetiminde öz faşizmin bir özelliği tutkulu ve bir o kadar uçuk ve denetimden azade kavramların eşliğinde, keyfiliğin günlük yaşamın her alanında terör estirmesiydi. Bugün Erdoğanizmin tahakkümü altında yaşamın her alanında sistemli bir terör estiğini söylemek mümkün değil belki ama kendisine düşman olarak gördüğü herkesin ve her eylemin üzerine orantısız bir devlet şiddetini salabiliyor. En sudan sebeplerle bile bu şiddetin her an rastlantısal biçimde boşalabileceği bilgisinin beslediği bir büyük tedirginlik ortama hâkim.

Bunun yanında Erdoğanizm, 21. yüzyılın diğer çok partili otokratik yönetimleri gibi, iktidar meşruiyetini muhaliflerinin de katıldığı seçimlerle tazeleme yükümlülüğünden kurtulmuş değil. Seçimi kaybetme ihtimalinin güçlü bir ihtimal olmasa da, bir ihtimal olarak ortada durduğu bir huzursuzluğu sürekli taşıyor.       

Kaybettiği bir seçimin sonucunu tanıyıp tanımamak arasında gidip gelen, tanımama arzusu kendi seçmen kitlesinde yeterli bir rızaya karşılık gelmediği için –şimdilik?– bundan geri adım atan ama olağanüstü hal rejimini olağanlaştırarak kaybettiğini telafi etmeye çalışan Erdoğanizm, dış politikada da benzer bir “el arttırarak kaçma” stratejisini sürdürüyor. II. Dünya Savaşı sonrası kurulan uluslararası ilişkiler düzeninin çatırdadığı bir ortamda yakaladığı boşluk alanlarına kompulsif biçimde yönelerek, ulusalcı/milliyetçi refleksleri sürekli tetikleyerek, ülke içinde iktidarının maruz kaldığı göreli erozyonu telafi etmeye çalışıyor.

Seçimleri yürürlükten kaldırmayan ve toplumsal desteği seçmen topluluğunun ancak yarısına ulaşan bu tür 21. yüzyıl keyfi yönetimlerinin demokratik yollarla iktidarlarına son verilmesinin mümkün olup olmadığı daha belli değil. Elimizde böyle bir ihtimali doğrulayan birkaç Güney-doğu Asya örneği (Tayvan, Güney Kore) var. Ağırlıklı gidişat, Macaristan, Venezuela, Brezilya, Filipinler ve elbette Türkiye örneklerinde olduğu gibi, bunun aksi yönde. Buna rağmen Türkiye’deki bir özelliği yabana atmamak gerekiyor. Toplumun çoğunluğunun depolitize olduğu, siyasal alandan iyi veya kötü herhangi bir beklentisinin kalmadığı ülkelerden farklı olarak, Türkiye’de siyasal mücadele iktidar yanlılarının ve karşıtlarının seçimleri mutlak varlık ve yokluk algısı içinde, bir tür simgesel iç savaş halinde yaşıyor olmalarıdır. Bu ortak algı, keyfi yönetim istibdadına demokratik yollarla son verilmesinin zor ama mümkün bir yakın olanak olarak canlı kalmasını sağlıyor. Türkiye’de seçimlere katılımın dünya örneklerine kıyasla istisnai yüksekliği bu nedenledir. Dolayısıyla iktidarın seçim yoluyla değişiminin bir koşulu halen var Türkiye’de. İkinci koşul ise, Erdoğanizme karşı olmaktan öteye giderek, demokratik bir Türkiye Cumhuriyetinin tesisi konusunda yan yana gelmekte yatıyor. Bugün bu ikinci koşulun oluştuğunu söylemek maalesef mümkün değil. Türkiye toplumunun yakın tarihindeki çalkantıların canlı kalan izleri, kimlik yapısı, bastırılmış suçluluk kompleksleri ve bunun tetiklediği inkârcılığı, korkuları ve onlardan beslenen öfkesi, coğrafi çevresi, hüsran ve özlemleri, büyük çoğunluğun bilincine kazınmış milliyetçi refleksler ve en önemlisi toplumsal anlamda toplum olamama hali, bu yan yana gelişin karşısında, Erdoğanizm kadar, hatta ondan da daha büyük bir engel oluşturuyor. Demokratik bir Türkiye hedefi açısından bu engelin aşılması çabasından daha değerli bir çaba yoktur.