• 12.10.2020 00:00

 Bir önceki yazıda, Fransa’da lise programlarında yer alan iktisadi ve sosyal bilimler dersleri ve üniversite iktisat bölümlerinin ilk yıllarındaki konular için eleştirel yardımcı kaynak niteliğinde aylık olarak yayınlanan Alternatives Economiques dergisinin Eylül 2020 tarihli sayısındaki, “İktisatçılar panikte! Artık işlemeyen şu on piyasa yasası” başlıklı dosyanın bir kısmını özetleyip, yorumlayarak aktarmıştım. Bu yazıda, aynı dosyada yer alan diğer kadük veya batıl itikat olmaktan öteye hiçbir zaman gitmemiş piyasa yasalarını özetleyeceğim.

Ana akım iktisat öğretisinin dogmatik biçimde dile getirdiği bir iktisadi ilişki, asgari ücretle istihdam arasındadır. Bu iddiaya göre, asgari ücretin artışı istihdamı azaltır, işsizlik yaratır. Keynesgil iktisatçılar başından beri bu neoklasik iktisat akımının iddiasını eleştirir. Piyasa dostu siyasetçiler ve iktisatçılar ise her fırsatta bu “yasa”yı dile getirmekten geri kalmazlar. Hâlbuki iktisadi veriler bu ilişkinin çok dar alanda ve son derece sınırlı bir süre için geçerli olduğunu gösterir. Ana akım iktisatta bu ilişki şöyle izah edilir: Asgari ücretin seviyesini belirlemek emek piyasasının doğal dengesini bozar. Devlet asgari ücreti arttırdığında, bazı emekçilerin maliyeti yarattıkları değerden daha yüksek olacağı için bu kişiler işlerini kaybedeceklerdir. Bunlar genellikle vasıfsız, düşük vasıflı veya iş tecrübesi olmayan genç yaştaki emekçilerdir. Tersine, devlet asgari ücreti düşürdüğünde ise işsizlik azalacaktır.

Bu ilişkinin vasıfsız genç işçilerde bazı özel durumlarda, kısa bir dönem ve özellikle teknolojik yeniliklerin büyüme ile istihdam arasındaki doğrudan ilişkiyi yok ettiği son yirmi-otuz yıldan önce doğrulandığı sınırlı örnekler var. Buna karşılık evrensel bir yasa olarak hiçbir zaman geçerli olmadı. Gelişmiş ekonomilerde son yirmi yılda ekonomik verilerin hiçbiri bu önkabulü doğrulamıyor. IMF’nin 2020 yılında yayınladığı bir çalışma bu ilişkinin azgelişmiş ekonomilerde de doğrulanmadığını kabul ediyor (“The Minimum Wage Puzzle in Less Developed Countries”, 31 Ocak 2020). Tersine veriler, asgari ücret artışı ile istihdam artışı arasında pozitif bir ilişki olduğunu gösteriyor. Paul Krugman da, “ben dahil çoğu iktisatçı yıllarca asgari ücret artışının istihdam üzerinde çok açık olumsuz etkisi olduğu ilkesinden hareket ettik ama David Card ve Alan Krueger’in 1995’te yayınladıkları kitaptan sonra bu konuda bir entelektüel devrim yaşandı” diyerek asgari ücretin istihdamı arttırdığının birçok kez somut olarak ispatlandığını kabul ediyor. “Asgari ücret artışının bedelinin istihdam olduğunu iddia etmeyi sağlayacak hiçbir veri yok” diye ilave ediyor.

Asgari ücret artışının istihdamı olumsuz etkilemediği gibi, yoksullukla mücadelede etkili olduğu, özellikle çocuk yoksulluğunu azalttığı gözlemleniyor. Buna karşılık sadece liberal iktisatçılar değil, muhafazakâr ve liberal siyasi akımlar ve işveren dünyası koro halinde bu “piyasa yasasının” arkasına sığınıp, asgari ücret artışı önerilerini savuşturmaya çalışmaya devam ediyorlar.

Benzer şekilde, istihdam üzerindeki sosyal güvenlik kesintilerinin hafifletilmesinin istihdamı arttıracağı iddiasını da evrensel olarak doğrulamak mümkün değil. Örneğin Fransa’da sosyalist hükümetin 2014’te yürürlüğe koyduğu sosyal sigorta kesintilerinde 40 milyar avroluk indirim paketinin istihdamda beklenen olumlu etkiyi yapmadığı, bu öneriyi ortaya atan sosyalist partili liberal iktisatçılar tarafından kabul ediliyor. Hatta bir kısmı bu indirimden yararlanan şirketlerden bu sübvansiyonun geri alınması gerektiğini ileri sürüyor.

İstihdamın yegâne veya en ağırlıklı belirleyeninin ücret maliyeti olmadığını, talep, teknolojik dönüşüm, geleceğe duyulan güven, dış rekabet ve küreselleşmenin de istihdamı bir o kadar belirlediğini biliyoruz. Emekçilerin ücretlerini sadece bir yük olarak gören anlayış aynı zamanda emeği ve emekçiyi bir yük, bir fazlalık olarak ele almaya yatkın olduğu için bu emek piyasası “yasasına” itibar etmeye devam ediyor. Bunu yaparken toplumsal dışlanmayı daha da hızlandırıyor.

Emek piyasası ile ilgili bir başka iddia, işsizliğin azalmasının ücretleri, dolayısıyla enflasyonu yükselteceğidir. 1958’de yayımladığı bir ampirik çalışmada bunu ispat ettiği iddia edilen Phillips’in ismiyle anılan eğri, on yıllarca iktisat fakültelerinde öğretildi. Hâlâ öğretiliyor. Enflasyonla mücadele için belli bir işsizlik seviyesinin gerekli olduğu inancı, finans aktörlerinin davranışlarını da uzun yıllar etkiledi. Örneğin 2000’lerde ABD’de işsizlik azalınca, borsa endeksi Dow Jones düşerdi. “Yatırımcılar” işsizliğin azalmasının yaratacağı ücret artışının enflasyonu tetikleyeceğini ve menkul değerleri zayıflatacağını varsayıyorlardı. Bir bakıma borsa istihdama karşı idi. Ücretler mümkün olan en düşük seviyede kalmalı, enflasyonla mücadele bahanesiyle kârlar en yüksek seviyeye çıkarılmalıydı. Nitekim böyle yapıldı. İşsizliğin azalması GAFA’ların orta-üst düzey personeli ve şirket yöneticileri dışında ücretleri yirmi yıldır genel olarak arttırmıyor. Ama emek gelirleri ile sermaye gelirleri arasında, ikincisi lehine fark sürekli büyüyor.

Philips eğrisinin resmi iktisadi büyüklüklerle doğrulanmamasında işsizlik tanımının giderek daraltılmasının da kuşkusuz rolü var. Emek piyasasının esnekleştirilmesiyle, yarım zamanlı işlerde çalışma zorunluluğunun artması, ücretli emek ilişkisinin serbest meslek görünümüne çevrilmesi, hatta “sıfır süreli iş sözleşmesi” gibi, başta İngiltere olmak üzere gelişmiş Batı ekonomilerinde giderek yaygınlaşan uygulamalar (Ken Loach’un Ben, Daniel Blake filmi bu gelişmeyi ele alıyor), işsizlik tanımı içinde yer almayan işsiz sayısının hızla artmasına yol açtı. ABD’de resmi işsizlik oranı gerçek işsiz ordusunun takriben yarısını yansıtıyor. Diğer birçok ülkede de durum benzer. Ama gerçek işsiz sayısı azalsa da ücretler artmıyor çünkü bu ücret artışlarını savunacak sendikalar güçlerini kaybederlerken, şirket yoğunlaşmaları şirketlerin emek piyasasında daha da güçlenmelerine yol açıyor.

İktisada giriş ders kitaplarında yer alan dış ticaretle ilgili bazı mekanik ilişki varsayımları da bugün sorgulanıyor. Bir ülkenin parasının değer kaybetmesinin, yani devalüasyonun ihracatı teşvik ederek büyümeyi destekleyeceği varsayımı gelişmiş ekonomilerde doğrulanmıyor. Tedarik zincirlerinin küreselleşmesi ihracat içindeki ithal girdi payının artmasına yol açıyor. Dolayısıyla devalüasyon girdi maliyetlerini bir o kadar arttırınca, ülke parasının değer kaybetmesinden beklenen rekabet gücü büyük ölçüde kayboluyor. Doların 2002-2014 arasında değer kaybetmesinin ABD’de büyüme üzerinde kayda değer bir etkisi olmadı. Ne de Çin parasının 2014’ten itibaren değer kaybetmesi Çin’de büyümeyi hızlandırdı. İhraç edilen mamullerde ithal girdi oranının düşük olduğu durumlarda geçerli olabilen devalüasyonun yarattığı rekabet gücü, ithal malların genel fiyat seviyesini yükseltmesi nedeniyle kısa zamanda kayboluyor. Açık piyasa ekonomisi içinde yer yer ve kısa sayılacak bir zaman dilimi için geçerli olan, evrensel nitelik taşımayan bir iktisadi ilişki bu.

Açık ekonominin mutlak üstünlüğünü kabul eden ana akım iktisat kuramları, bunun aynı zamanda bir kesimin üstünlüğünün perçinlenmesi anlamına geldiğini de söylemekten imtina ederler. Ekonomilerin birbirlerine salt küresel piyasa yoluyla daha fazla entegre olmalarının herkes için yararlı sonuçlar doğuracağı iddiasını tekrarlayıp dururlar. Son otuz yılda yaşanan küreselleşmenin, azgelişmiş, yoksul ülkelerde mutlak yoksulluğun önemli oranda azalmasına yol açtığı doğru. Dünyada mutlak yoksul oranı, özellikle Çin’de mutlak yoksulluğun azalması neticesinde, düşüyor. Buna karşılık başta Çin olmak üzere, her yerde göreli yoksulluk artıyor. Göreli yoksulluğun artması gelir dağılımının bozulması demektir.

Ricardo’nun karşılaştırmalı üstünlük kuramı uluslararası ticaretin her ülkeye yarar sağlayacağını öngörür. Ama bu yarar her kesime eşit dağılmaz. Dış ticaretin ülke içi gelir dağılımında yarattığı bozucu etkiyi düzeltmek için kamu gücünün bu dağılımı düzelten müdahalelerine (vergi, sübvansiyon, sosyal harcamalar vb.) ihtiyaç vardır. Aksi takdirde, son yirmi yılda gördüğümüz gibi, toplumlar giderek kendi içlerinde daha fazla kazananlar ve kaybedenler olarak bölünür, insanlar ve bölgeler arasında eşitsizlikler artar. Buna ilave olarak, ekonomide “sorunun esas kaynağı devlettir” zihniyetinin hâkim olduğu neoliberal politikalar, koruyucu kamu müdahalelerini zayıflatarak, toplum içi eşitsizlikleri daha da arttırıyor. Yaşanan küreselleşme tecrübesi, ülkeler arasındaki ekonomik mesafenin kapanmasının, her ülke içinde eşitsizliklerin artmasıyla beraber gidebileceğini gösterdi. Ricardo’nun karşılaştırmalı üstünlükler kuramı toplumların bir kesimi için bir üstünlük sağlıyor. Zaten bu nedenle bu kuramı en çok “insanın zengin olanını seven” liberal-muhafazakâr siyasetçiler savunmaya devam ediyor.

Son olarak, günümüzde Covid-19 salgını karşısında hızla artan kamu harcamalarının kamu borçlanmasıyla finanse edilmesinin gelecek büyümeyi ipotek altına aldığı iddiasını ele alalım. Muhafazakâr-liberal iktisat yaklaşımı, yeni değil, hanidir kamu borcunun belli bir seviyenin üzerine çıkması durumunda iktisadi büyümeyi zaafa uğratacağını iddia eder. AB’nin 1993’te kabul ettiği dört istikrar kriterinden (Maastricht Kriterleri) biri, kamu borcunun GSYİH’ya oranının yüzde altmışı geçmemesini emreder. Kamu borcunun artması, rasyonel beklentiler yaklaşımına göre, yatırımcıların gelecekte devletin daha fazla vergi salmasına yol açacağı, bunun da tüketim ve yatırım üzerinde olumsuz etki yapacağını öngörmelerine yol açar. Borcu artan devlet yeni borç bulmak için daha fazla faiz ödemek zorunda kalacaktır. Bu da kamu açığını daha da arttıracak ve borcu yükseltecektir vs. Ne var ki bugüne kadar toplam kamu borcu/GSYİH oranının aşılmaması gereken tavanı ne olmalıdır sorusuna tatmin edici evrensel bir yanıt verilemedi. Belirlenen oranların pencereden bakıp hava tahmini yapmaktan pek farkı yok.

Kamunun finansman ihtiyacının merkez bankası tarafından karşılanması ise monetarist yaklaşım açısından işlenebilecek en büyük günahtır. Hâlbuki tam tersine sonsuz biçimde merkez bankası tarafından elde tutulan kamu borçlanma senetleri, sonuç olarak borcun sıfırlanması anlamına gelir. Borcun vadesi geldiğinde merkez bankası bunu yeniden finanse ediyorsa ve bu finansmandan sağladığı faiz gelirini yıl sonunda kâr dağıtımı olarak hazineye yatırıyorsa, o zaman kamu gücü vadesi olmayan ve bedava bir finansman kullanıyor demektir. Elbette bu finansmanın “devletin itibarından tasarruf edilmez” diyerek çarçur edilmesi, kamu harcamasının ekonomik büyüme üzerinde olumlu etki yapmasını engeller. Ama verimli altyapı yatırımlarına, kamu sağlığı ve eğitimine, bölgeler arası sosyal ve ekonomik dengenin sağlanmasına, piyasa ekonomisinin karşılamaktan imtina ettiği toplumsal ihtiyaçların finansmanı için harcanan kamu borçlanması büyümeyi zayıflatmaz, tersine güçlendirir. Dolayısıyla kamu borcunun ulusal gelire oranı değil, kamu harcamalarının niteliği önemlidir. Bu nedenle günümüzde alternatif bir iktisat politikası önerenler örneğin eğitim, sağlık ve çevre üçlüsünden oluşan kamu harcamalarının kamu bütçe açığı hesabı dışında tutulmasını öneriyor.

Bir kısmı yarı-kapalı ekonomi içinde geçerli olan, bir kısmı tarım ve sanayinin ulusal gelirin büyük bölümünü sağladığı dönemlerde kısmen geçerli olmuş iktisat yasalarının yanında, batıl itikat konumunda olan özellikle monetarist yaklaşımda gözlenen “iktisat yasaları”nın, giderek daha fazla geçerlikleri sorgulanır hale geliyor. Ne var ki iktisadiyat ideolojisinin kapitalizmin seküler dini konumunda olduğunu dikkate alınca, bu tür inanç sistemlerini yanlışlayarak aşmanın çok zaman aldığını, yerleşmiş çıkar ilişkilerinin bu tür somut yanlışlamalara baskın çıkmaya devam ettiğini tarihî tecrübelerden biliyoruz.

Yukarıda dile getirdiğimiz iktisadi büyüme olgusu ise başlı başına başka bir sorun. Öncelikle iktisadi büyüme olarak ölçülenin, iktisadi-toplumsal yaşamı sürdürebilmek için gerekli olan faaliyetlerin sadece bir kısmını ölçtüğünü unutmamak gerekiyor. İnsanlar arası ilişkilerde bir tür armağan alışverişi içinde devam eden, paranın devreye girmediği bir dizi hizmet üretimi, toplumların yeniden üretimi için olmazsa olmaz ihtiyaçları karşılıyorlar. Bu “iktisat dışı” üretimin, en asgari tahminlerle günümüz modern ekonomilerinin gayrı safi hasılalarına yakın bir büyüklük oluşturduğu söylenebilir (bkz. “Armağanın Günümüz Ekonomisindeki Yeri”, Toplum ve Bilim, sayı: 68, 1995). Diğer taraftan iktisadi büyümenin, özellikle sınırsız ve denetimsiz olanının, kendi başına insanlık açısından olumlu mu yoksa olumsuz mu olduğu sorusunu da ilave etmek gerekir. İktisadi büyüme ölçümlerinin çevre-doğa üzerinde yarattığı tahribatın maliyetini hesaba katmadıklarını, bu maliyet hesaba katıldığında büyüme olarak gözüken toplam iktisadi değer artışının büyük ölçüde ortadan kalkacağını biliyoruz. Ama bu soruların yanıtı iktisat biliminin sınırlarını aşıyor. Çünkü bunlar ancak toplumsal tahayyülde iktisat ideolojisinin tahakkümünün kırılması ve toplumsal yaşamda hayata geçirilebilir alternatiflerin üretilmesiyle yanıtlanabilecek sorular.

***

Not: Bu yazının birinci bölümü yayınlandıktan sonra Cüneyt Akman önemli sorular sorduğu bir değerlendirme-eleştiri yazısı yazdı (https://www.paraanaliz.com/2020/yazarlar/cuneyt-akman/2008-krizi-ve-covid-salgini-iktisat-bilimine-ne-ogretti-ne-ogretemedi-51702/). Sorduğu soruların büyük kısmını İktisat İdeolojisinin Eleştirisi kitabında yanıtlamaya çalıştığımı zannediyorum. Bu iki yazıda genel bir iktisat kuramı ve onu besleyen, destekleyen iktisat ideolojisinin eleştirisine girmedim.

Birikim