• 18.11.2019 00:00
  • (1153)

  İYİ Parti Milli Güvenlikten  Sorumlu Başkanı İzmir Milletvekili  Aytun Çıray, Tayyip Erdoğan’ın ABD gezisine en sert muhalif eden siyasetçilerden biriydi. Kritik eşikte gerçekleşen bu seyahatin yankıları devam ediyor. ABD ziyareti ve Trump görüşmesinde kazanan kim oldu?.. Türkiye, ABD’de gerçekleşen görüşmelerde iktidarın iddia ettiği gibi çok şeyler mi kazandı?.. Aytun Çıray,  sorularımıza oldukça çarpıcı cevaplar verdi. İşte o söyleşi:

Ahmet Takan:  Uğur Dündar’la yaptığınız söyleşilerin yer aldığı yeni çıkan kitabınız “Türkiye İçin Söyleşiler” 2015 Haziran’ıyla, 2019 Haziranı’ndaki İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimine kadar geçen zincirleme seçim süreçlerinin öncesinde ve sonrasında yapılmış söyleşilerin ağırlık taşıdığı, şekillendirdiği bir toplam.  Ancak çokça da dış politika görüşleriniz var. Neden en çok dış politika?

Aytun Çıray: Stratejik nedenlerle ve AKP hükümetlerinin dış politikayı iç politika manivelası gibi kullanması gibi nedenlerden dolayı dış politika çalışmam gerekti. Bunu yaparken tabii ki uzmanlara danışmadan konuşmalarıma son şeklini vermiyorum. Bu konuda yetişmemde Sayın Kılıçdaroğlu’nun güveninin etkisi göz ardı edilemez. Hem önemli tezkere görüşmelerinde hem de Sayın Davutoğlu gensorusunda bana şans tanıdı. Bütün bu süreçler beni Sayın Akşener’in siyasette ilk defa yapılandırdığı Milli Güvenlikten Sorumlu Başkanlığa atanmamı takdir etmesine kadar geldi.

A.T: Kitaptan “Esad’la Derhal Tüm Kanallar Açılmalı” başlıklı söyleşi… Bu değerlendirmede bulunurken yazıların büyük bir bölümünde AKP zihniyetinin doğal sonucu olan çok vahim dış politika hatalarına bir şekilde dikkat çektiğinizi görüyorum…

A.Ç: Sayın Takan, siz, TBMM’yi dikkatle izleyen birkaç ciddi gazeteciden birisiniz. Özellikle Suriye bağlamında, genel olarak tüm dış politikada AKP iktidarını keskin bir şekilde eleştiren ve bunun Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Türk Milleti’nin başına büyük işler açacağına ilişkin uyarılarım Türkiye Büyük Meclisi’nin tutanaklarında.

A.T: AKP’nin dış politikalarında en temel
hata nedir?

A.Ç: “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” ilkesinin gözden çıkarılması, kabul edilmesi imkansız bir hataydı. Çünkü bu ilkeden vazgeçmek demek, medeni bir modernleşme için akıl almaz bedeller ödemiş bir milletin adeta geleceğini ipotek altına almak, geleceğini gözden çıkarmak demekti. Bunu içimize sindirmemiz, yol açacağı vahim neticeleri ve milletimize ödeteceği ağır faturaları görmezlikten gelmemiz söz konusu olamazdı. Olmadı da.

A.T: “Komşularla sıfır sorun” politikasının başarısız olmasının nedeni de bu olabilir mi?

A.Ç: Eğer AKP, başlangıçta AB ve ABD’ye kabul ve destek görmek için uyguladığı ‘komşularla sıfır sorun’ politikalarını sürdürseydi bizim bu alanda bu kadar sert eleştirilerde bulunmamız gerekmeyecekti.
Ama sıfır sorun politikası bir propagandadan ibaretti. Göstermelikti, sahteydi. Çünkü AKP, sayın  Cumhurbaşkanı’nın söylemlerinde artan gücüne oranla giderek artan bir şekilde dışa vurulduğu gibi Siyasal İslamist ideolojik takıntıları ve bir zamanlar işbirliği içinde oldukları “Cemaat” etkili olmaya başladı. Diğer yandan aynı süreçte dış politikamızın yaslandığı TSK zayıflatıldı. Söz konusu zihniyetin rövanşist ideolojik karakterinin farkında olan batılı müttefiklerimiz, ne yazık ki, hem bundan faydalanmak, hem de maddi kaynakların akıl almaz suistimallerinin bilgisine sahip olmanın gücünü sonuna kadar kullanmak için Türkiye’nin eksen kaymasını adeta
teşvik ettiler.

A.T: Sonuç?

A.Ç: Türkiye, artık neredeyse sadece bir Ortadoğu ülkesi statüsüne indirgendi. Ortadoğu malum, yozlaşmış, kolaylıkla hakim olunan bir coğrafyanın adıdır.

A.T: Bugüne gelirsek… Siz, Tayyip Erdoğan’ın ABD gezisine muhaliftiniz. Ama, gidilmesine karar verdiler….

A.Ç: Ortadoğu statüsü dediğim bu! Meselenin, en az Trump’ın davetine “evet” denmesi kadar ağır, haysiyet kırıcı olan bir boyutu budur. Rusya tarafı da bundan farklı değil. Düşürdüğümüz uçağın ve öldürdüğümüz Rus pilotun kan parası olarak S-400 aldık. Akkuyu’daki nükleer santral yapımında zaman geçtikçe açığa çıkacak taahhütler altına girdik.

A.T: Bu perspektiflerden bakıldığında son ABD gezisinin sonuçlarını nasıl yorumlarsınız? Kim kazandı kim kaybetti?

A.Ç: Bu gezinin kazananı Türk Ordusu. Eğer TSK başına getirilen onca hadiseden sonra Suriye’de verilen diğer görevler yanında, “Barış Pınarı” operasyonunu başarmasaydı, ABD Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Milleti için açık, somut  ve yakın bir tehlike olan şantaj ve  tehdit politikalarını uygulayacaktı. Arka planda bu defa baş rolü, sır pazarlıkları olması oynayacaktı. Somut sonuçlara gelince; öyle anlaşılıyor ki geriye verilen Trump’ın saygısız mektubu değil ekindeki terörist Kobani’nin mektubu. Trump sayesinde bir “papaz uçtu” olayı daha öğrendik. İkisi de hâlâ birbirlerinin dostlarıymış! S-400 karşılığında Patriot alabilirmişiz. Zaten sözde Ermeni soykırımı Senato’dan geçmezdi, bu kazanç gibi sunuldu. Ama Sayın Takan, ne kazanırsan kazan Suriye işine bulaşarak kaybettiğin şehitleri ve maddiyatı geri getiremez, Suriyelileri kolay kolay geri gönderemezsin. Kazandık denilen her şey beterden kurtardıklarımızdır.

A.T: Gerçekte ne yapılması gerekir?

A.Ç: Cumhurbaşkanı kendisinden asla bu tür bir tehdit şantajı görmeyeceği Suriye Cumhurbaşkanı Esad’la görüşseydi çok ama çok daha iyi bir şey yapmış olurdu. Dört buçuk milyon Suriyeli ve seksen iki milyon vatandaşımız için daha güvenli ve müreffeh bir geleceğin yollarını açmaya başlamış ve kendi yolumuzu kendi genel çıkarlarımız doğrultusunda belirmenin yeni adımlarını atmış olurduk.