• 19.03.2020 00:00
  • (980)

  Dr. Refik Saydam… Mekanı Cennet olsun… Cumhuriyet tarihimizin en önemli  şahısları arasındadır. Bizim nesil, o müstesna insanı sadece hekim kimliği değil siyasetçi yönü ile de bilir. Yeni nesiller onu ne kadar tanır?.. İçim sızladığı için yanıt vermek istemiyorum. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Sağlık Bakanı olan Refik Saydam, kurduğu ve adının altın harflerle yazıldığı kurum kapısına kilit vurularak unutturuldu. Üzüntüm sadece bundan ibaret değil. O kurumu bugünlerde çok arar olduk!..

Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü, Türkiye’nin ilk halk sağlığı laboratuvarı olarak 27 Mayıs 1928’de  hizmete girdi. . Enstitü hızlı yayılan enfeksiyon hastalıklarıyla mücadele etmeye başladı. 1931 yılında, ağız yoluyla uygulanan BCG Aşısı üretimine başlanıldı. 1932 yılında, serum üretiminin ülke ihtiyacını karşılayacak düzeye gelmesi sonucu, dışarıdan serum ithali durduruldu 1933 yılında, Simple Metodu ile kuduz aşısı üretimi ele alındı. 1934 yılında, İstanbul Aşıhanesi, Enstitü bünyesine nakledildi ve çiçek aşısı üretimi ülke ihtiyacını karşılayacak düzeye getirildi. 1935 yılında, Farmakoloji Şubesi kurularak yerli ve yabancı ilaçlar ile diğer hayati maddelerin kontrolüne geçildi. 1936 yılında, Hıfzıssıhha Okulu açıldı. 1937 yılında, kuduz serumu üretilmeye başlandı. Aynı zamanda Enstitü’nün İlaç Kontrol Şubesi devletin ilacını denetlerdi. Aşı ve Serum Şubesi Müdürlüğü Difteri, Boğmaca, Tetanoz ve her türlü tedavi anti-serumunun üretildiği bölümdü. Üretilen anti serumlar arasında akrep, yılan sokmalarına karşı serumlar olduğu gibi gazlı kangren anti serumları da bulunmaktaydı. Enstitü Mustafa Kemal Atatürk hayatını kaybettikten sonra öyle başarılı işler yaptı ki 1940’lı yıllarda Türkiye, Ortadoğu ülkelerine Tifüs aşısı satacak noktaya geldi. 1942 yılında, tifüs aşısı ve akrep serumu üretimine başlandı. 1947 yılında, Biyolojik Kontrol Laboratuvarı kuruldu. Enstitü bünyesinde aşı istasyonu açıldı. İntradermal ve BCG aşısı üretimine geçildi. 1948 yılında ülkemizde ilk defa boğmaca aşısı üretimi yapıldı. 1950 yılında, İnfluenza Laboratuvarı, Dünya Sağlık Örgütü tarafından Uluslararası Bölgesel İnfluenza Merkezi olarak tanındı ve İnfluenza aşısı üretimine başlandı. 1951 yılında, ilk kez antibiyotiklerin ve bazı vitaminlerin kalite kontrolüne başlandı. 1954 yılında, İlaç Kontrol Şubesi kuruldu. 1956 yılında, Tetanos aşısı daha modern metotlarla üretilmeye başlandı. 1958 yılında, ilk kez frenginin modern yöntemlerle teşhisi ele alındı. 1966 yılında, Kolera Referans Laboratuvarı kuruldu. 1974 yılında, Mikoloji Laboratuvarı açıldı. 1976 yılında BCG aşısının deneysel üretimine başlandı. 1983 yılında, kuru BCG aşısı üretimine başlandı. 1984 yılında Zehir Danışma Merkezi ve 1987 yılında AIDS Araştırma merkezi açıldı. 1950’lerden sonra Hıfzıssıhha Enstitüsü; Türk halk sağlığının korunmasında laboratuvar hizmetlerinin Türkiye genelinde yaygınlaştırılması başlatıldı. 16 ilde bölgesel düzeyde hizmet vermek amacıyla şubeler açıldı. Atatürk’ün yokluk döneminde var ettiği Enstitü, 4 Ocak 1941 tarih ve 3959 sayılı yasayla kabuk değiştirdi. Pek çok birim oluşturularak kökleşti.

Sonrası ise çok acı!.

Önce 1997’de aşı üretim tesisleri faaliyetleri durduruldu. 1999’da aşı üretim tesisleri kapatıldı. 2004 yılında ise Manisa Tavuk Hastalıkları ve Aşı Üretim Enstitüsü, Bakanlar Kurulu Kararı ile kapatıldı. Cumhuriyet’in büyük yokluklarla kurduğu ve harikalar yarattığı Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezi Başkanlığı ise 2 Kasım 2011 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan 663 sayılı kararname ile kapısına kilit vuruldu. Her şey Halk Sağlığı Kurumu’na devredildi. Cumhuriyet tarihinin  değerli eseri, varlığı, iktidarın kadrolaşma ihtirası yüzünden darmadağın edildi. Kurum hafızası yok edildi. Deneyimli uzman kadrolar sağa sola sürgün edildi. Kurumun laboratuvarları  sadece su tahlili yapmaktan öte acaba ne iş yapıyor?..

Koronavirüs yüzünden evlerimize hapis olduk. Canımızın derdine düştük. Aşısı bulundu mu, bulunur mu diye yanıp kavruluyoruz. Trump, aşı bulduğu iddia edilen Alman firmaya milyarlarca dolar rüşvet teklif etti. Biz ise kendi ellerimizle yıktık  Hıfzıssıhha’yı!.. Elin  ağzına bakıp beklemekten başka çaremiz yok!..

Tamam, devletin yürüttüğü mücadeleyi el birliği ile destekleyelim. Şu kronik siyasi sakilliklere ne demeli?.. ”Önderlik”le yürütülen mücadele ve açıklanan/açıklanacak kararlara!.. Millî Güvenlik kurulu neden acilen toplantıya çağrılmadı. Bu kurul sadece iç ve dış düşman tehdidi için mi var?.. Küresel salgın, Türk Milleti’nin topyekun canını tehdit etmiyor mu?.. Şu anda bundan daha büyük bir tehdit unsuru var mı?.. Siyasi partiler ayrı ayrı tüm toplu faaliyetlerini iptal ediyor da neden liderleri bir araya gelemiyor?.. Koronavirüsten siyasi başarı hikayesi çıkar mı?.. En azından buna gerek var mı?.. Bir yandan topyekun mücadele diyeceksiniz…Diğer yandan  birilerinin yanlışlıkla ayağına basmamak için “Önderliğin” ağzının içine bakacaksınız. Olmaz böyle!..

★★★

Harbiye, Atatürk düşmanları ile mi dolduruluyor” başlıklı dünkü yazım üzerine Milli Savunma Bakanlığı Basın Halkla İlişkiler Müşaviri Tuğgeneral Mehmet Özveren aradı. Bir yanlış anlaşılma olduğunu söyledi, uzun uzun konuştuk.. Kendisinden yazılı açıklama rica ettim.  Fotoğraflarla birlikte gönderdi. Biraz kısaltarak aktaracağım

“Törenin yıllardır değişmeyen formatına göre; geleneksel yoklamanın yapıldığı bölümde, ATATÜRK’ün apolet numarasının okunması ile birlikte sadece Harbiyeliler hep beraber ayağa kalkmakta, diğer katılımcı personel ise yerinde oturmaya devam etmektedir. Bu kapsamda; yazınızdaki fotoğrafta ayakları gözüken ve ayağa kalkmadığı ifade edilen kişi Albay rütbesinde bir personelimiz, yine ikinci fotoğrafınızda arkada görülen kişi ise Teğmen rütbesinde bir bayan subayımızdır. Yukarıda ifade edildiği gibi törenin formatı gereği ayağa kalkmaları gerekmemektedir. Törenler geçmiş yıllarda da aynı formatta icra edilmiştir.”

Geçmiş yıllarda bu törenlere katılan ve organize eden subaylara sordum. Genelkurmay Başkanları dahil tüm sıralı komutanların yoklamada ayağa kalktığını “İçimizde” diye haykırdıklarını örnekleriyle  anlattılar. Harbiyeliler ile subayların karışık değil de ayrı ayrı oturtulduklarını söylediler. TSK’daki tüm subaylarımız ölene kadar Harbiyeli olarak bilirdim!.. Bakanlık açıklamasının takdiri size… Ben, yine de böyle görüntülere yanlış anlaşılmalara mahal verilmemesi için dikkatli olunmasını öneririm.