• 15.04.2020 00:00
  • (912)

 Prof. Dr. Hikmet Özdemir’in Türk İdare Dergisi’nin Aralık 2000 tarihli sayısında, “ATATÜRK’ÜN KRİZ YÖNETİMİ TEKALİF-İ MİLLİYE” makalesinden devam;

*2. MECLİS’TE TARTIŞMALAR

Türk ve Yunan orduları arasında 22 gün süren ve Türk askerinin zaferiyle sonuçlanan Sakarya Meydan Muharebesi’nden önce, ordunun, Sakarya nehri doğusuna çekilmek zorunda kalışı, Ankara’da Büyük Millet Meclisi’nde gizlenemeyen bir sarsıntı oluşturmuştu. Bu sarsıntının en şiddetli evresi, 23 Temmuz-5 Ağustos 1921 günleri arasında yaşanmıştı.

Bu acı gelişmeler içinde kıvranan Ankara’yı, İstanbul’da yayımlanan İkdam Başyazarı Yakup Kadri (Karaosmanoğlu) şöyle anlatmaktadır:

“Büyük Millet Meclisi’nin havasındaki -telaş demiyorum, korku ve yılgınlık asla değil- düşüncelilik ve endişeliğe ne mana vereceğimi bilemiyordum. Bahusus ki, mebuslarımızdan bazılarının iki İnönü imtihanından sonra dahi hâlâ ordumuzun savaş gücünden emin olmadıklarını hissediyordum. Diğer bir kısmının da, Mustafa Kemal Paşa, doğrudan doğruya ve bilfiil kumanda başına geçmedikçe, bu işin içinden çıkılamayacağına kanaat getirdiklerini anlıyordum. Bu iki grup arasında ise Enver Paşa takımının yeraltı tahrikleri sinsi sinsi alıp yürümekte idi.”

Yakup Kadri devam ediyor:

“Meclis, Büyük Millet Meclisi. Lâkin, Eskişehir’in düşüşünden beri orasının bir arenadan farkı kalmamıştı. Mustafa Kemal Paşa, müzakere salonundan içeri girer girmez, bir vakitler cazibe merkezini teşkil ettiği yerde, bir takım menfi etkiler ve hatta homurtularla karşılandığını seziyordu. Neden? Onu da anlamakta güçlük çekmiyordu. Büyük Millet Meclisi’nin birçok mebusları, bir askerî hezimete uğradığımıza kani idi ve bunun mesuliyetini O’nun omuzları üstüne yüklemek istiyordu. Ne var ki, düşman ileri kolları Polatlı’ya kadar gelmişti. Ankara’dan top sesleri işitiliyordu. Şehir yavaş yavaş boşalıyordu. Tehlike Ankara’ya yaklaştığından kentin elden çıkma olasılığına karşı devlet dairelerinin Kayseri’ye taşınmasına karar verilmiş ve hazırlıklara başlanılmıştı. Meclis çalışmaları için Kayseri Lisesi’nde konuşma kürsüsü bile konulmuştu. Hükümet, memur ve subay ailelerini, yatılı okullardaki öğrencileri Kayseri’ye taşıyordu. Büyük Millet Meclisi’ne ait basım makineleri bile yola çıkarılmış, Ankara sembolik bir konuma geçmişti.

Birinci Meclis’in Adana Milletvekili Damar Arıkoğlu, Meclis’in Kayseri’ye taşınması dahil pek çok konunun tartışıldığı gizli oturumu anlatırken son derece başarılı bir İcra Vekilleri ve Erkanı Harbiye-i Umumiye Reisi Fevzi Paşa portresi çizecektir: “(..) Kürsüye çıkan Fevzi Paşa’nın rengi uçmuş, tıraş olmamış, kim bilir kaç gündür uykusuzluktan gözlerinin etrafı halka halka, elbisesi toz toprak, perişan kıyafetiyle söze başladı. Mebusların hiçbirinde ses yok, dikkatle ve onun ağzından çıkacak kelimeleri sabırsızlıkla bekliyorlardı.(..)”

“Fevzi Paşa Hazretleri (Kozan) – Demin verdiğimiz karar mucibince Meclisi Ali Kayseri’ye nakil olunacaktır. (..) Bu mesele bir hafta içinde mevkii fiile konulmalıdır. Yani bir hafta içinde ağırlıklar naklolunmalı. Meclisin müzakere edecek bir kısmı burada kalır. Kısmı diğeri Kayseri’de gerek meclis binasını ve gerek salonunu temin etmek üzere Kayseri’ye gider. (Gürültüler). Bir kısmı kalmak lazımdır. Tehlike olmazsa meclis yine burada kalır. (..)”

Adana Mebusu Damar Arıkoğlu devam ediyor:

“Hükümet namına İcra Vekilleri Heyetinin bu beyanatı Meclis’te top gibi patladı, zaten sinirler gergin, kürsüye çıkan çıkana. Müteaddit celseler aktedildi. Kürsüye gelen mebusların hemen hepsi aynı cesaret, fedakârlık havası içinde konuştular. Açık gizli ne varsa hepsini ortaya döktüler. Ömründe yemin merasiminden başka kürsüye çıkmayan hususi meclislerde bile az konuşan Dersim Mebusu Diyap Ağa da söz aldı: “(..) Efendiler! Biz buraya kaçmaya mı geldik, yoksa kavga ederek ölmeye mi geldik?”

Mustafa Kemal Paşa etrafında toplanmış Türkler için “Yoktan var olmak” anlamında “topyekûn savaş” aşamasına sıra gelmişti, fakat, bu nasıl başarılacaktı?

Düşmanı vatanın hârim-i ismetinde boğmak için en az 100 bin silahlı askeri cepheye sürmek, yüzlerce topu, onların tükenmez mermilerini bulmak, en az 4000 makineli tüfeği ateşlemek ve bu tüfeklerin her birine iki dakika atış için bir sandık cephane yetiştirmek, nihayet süvariler için at, kılıç, atlar için yem, cephe gerilerine hastane, ilaç, orduya yiyecek, giyecek ve hepsinin üstünde de bu büyük orduya yeteri kadar subay ve çeşitli derecelerde kumandan bulmak lazımdı. Halbuki ordu İnönü muharebelerine girişirken bütün Anadolu’da ancak
5 General vardı
. (..)”

“1921 yılında Yunan ordusu (..) genel seferberliğini tamamlamış, Anadolu’da Türk uyruğunda bulunan Rumların, kendi devletlerine karşı ihanetinden faydalanarak, insan ve silah bakımından bizim kuvvetlerimize çok üstün bir duruma geçmiş bulunmakta idi.”

“Türkiye Büyük Millet Meclisi Kuvvetleri ise, memleketin bütün kaynaklarını harekete geçirmek ve düşman önüne yığmak olanak ve zamanını bulamamıştı. Bu sebeple Türk Ordusu’nun genel stratejisi, düşman taarruzları karşısında mümkün olduğu kadar dayanmak ve geri çekilme manevraları ile ileri hareketlerini frenlemek ve zaman kazanmak, münasip fırsatlarından faydalanarak karşı taarruzlar yapmak yani taktik savunma idi.”

”10 Temmuz 1921 Yunan taarruzları karşısında, zor bir duruma düşen Batı Cephesi Komutanlığı, 18 Temmuz 1921 günü Mustafa Kemal’i Ankara’dan Eskişehir güneybatısındaki Karacahisar’a çağırdı.”

Atatürk durumu zekasının atikliği ile derhal kavradı. Gerçekçi düşüncesiyle, hislerine kapılmadan durumu inceledi. Orduyu yeniden düzenlemek ve durumu kuvvetlendirmek için, Sakarya’ya kadar 300 kilometre geriye çekilmeye karar verdi. Bu suretle düşman harekât üslerinden uzaklaşacak, Sakarya’da toplu bulunan Türk Ordusu’na dış hatlardan taarruz etmek suretiyle geniş bir cepheye yayılacaktı.”

“Büyük bir yurt parçasının düşmana terki, önemli bir stratejik bölgenin anahtarlarının, yani Eskişehir ve Afyon’un düşmana bırakılması, henüz kurulmakta olan millî direnişi sarsacak moral çöküntü yaratabilirdi. Fakat, orduyu imhadan korumak ve düşman taarruzlarını durduracak bir seviyeye getirmek için Sakarya’ya kadar çekilmek lazımdı. Bu büyük bir düşünsel güce, ruh sağlamlığına, yani cesaret ve karaktere dayanan gerçekçi bir karardı.”