• 16.04.2020 00:00
  • (895)

  Tekalif-i Millîye’ye nasıl geliniyordu. Prof. Dr. Hikmet Özdemir’in kaleminden devam;

*3. TOPYEKÜN HARP DOKTRİNİ

Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal Paşa, “Harbin iki ordunun değil, iki milletin bütün varlıklarıyla, bütün maddi ve manevi güçleriyle karşı karşıya gelmesi ve bir ideal için vuruşması demek olduğunu, milletine inandırarak <Topyekûn Harp> doktrinini yarattı ve uyguladı.”

Askerlik bilimi ve savaş yönetimi alanında dünya literatürüne Mustafa Kemal Paşa’nın bu mucizevi katkısı Lord Kinross tarafından şöyle anlatılmaktadır:

Bu savaş, Mustafa Kemal’in öteden beri öngördüğü gibi topyekûn bir savaştı. <Harp, yalnız iki ordunun değil, iki milletin bütün varlıklarıyla ve ellerindeki her şeyle, bütün elde tutulur ve tutulmaz güçleriyle birbiriyle karşı karşıya gelmesi ve birbiriyle vuruşması demektir. Bundan dolayı, bütün Türk Milleti’ni, cephede bulunan ordu kadar fikren, hissen ve fiilen ilgilendirmeliydim. Milletin her ferdi, yalnız düşman karşısında bulunanlar değil, köyde evinde, tarlasında bulunan herkes, silahla vuruşan savaşçı gibi kendini ödev almış hissederek, bütün varlığını mücadeleye verecekti.> Bir Peygamber gibi şu sözleri de eklemişti: <Gelecekteki savaşların yegâne başarı şartı da, en ziyade bu söylediğim hususta münderiç (yer almış) olacaktır>”

“Bu gerçeği yıllarca sonra keşfetmiş Churchill, Mustafa Kemal’in elinde yeteri kadar deve ve öküz bulunmadığı için, taşıt işlerinde cephedeki erlerin karılarından ve kızlarından nasıl yararlandığını anlatır. Kadınların seferber edilmesi millî duygunun geliştirilmesinde büyük bir rol oynamış; asker, sivil herkesin topyekûn gayret göstermesi ihtiyacını iyice belirtmişti. Sivas, Erzurum, Diyarbakır ve Trabzon gibi dağınık merkezlerden toplanan silahlar, saman yığınlarının altına yüklenerek kağnılarla taşınıyordu. Şalvarlı, dolaklı köylü kadınları ta Sümerler zamanındaki gibi, gıcırtılı sesler çıkartan kağnılarını sürerek saatte ancak 5 kilometre hızla, dağ, tepe demeden yüzlerce kilometrelik yolları aşıyor, cepheye doğru ilerliyorlardı. Çoğu, emzikteki çocuklarını, sıkıca sırtlarına bağlamışlardı. Top mermilerini, halat kulplu cephane sandıklarını kucaklarında taşıyarak arabalara yükleyip indiriyor, iki omuzlarına birer gülle yüklüyor, çoğu kez tapaları bozulmasın ya da ıslanmasın diye, çocuklarını açıkta bırakmayı bile göze alarak, üzerlerini örtüyle kapatıyorlardı. Tekerleklerin kırılıp kağnının yolda kaldığı da oluyordu. O zaman kadınlar, içindekileri sırtlarına yüklenir ve kilometrelerce öküz arabasıyla yapılan taşımayı, yeni bir menzil sistemi kurarak daha hızlı hale getirirdi. Artık köylülerin alışık oldukları gibi her kasabaya gelince araba değiştirecek yerde, belirli yerlerde öküzler değiştiriliyor ve taşıtlar, doğruca savaş alanına kadar gelebiliyordu. Kilimlerden askerlere kaput, gaz tenekelerinden ilaç kutusu yaptırdı. Un bulunmazsa, köylülere, değirmenleri tamir edilinceye kadar, buğdayı kaynatarak ya da havanda döverek yemelerini söyledi. Çorak yaylada odun bulunmadığından, ahşap evleri yıktırıp tahtalarını lokomotiflerde yakıt olarak kullandı.”

“Sapan demirlerinden kılıç yapılıyordu. Ankara’daki demiryolları atölyesi süngü ve hançer fabrikası haline sokulmuştu. Bir tek bozuk silah kalmaması için her yerde tamir atölyeleri kurulmuştu. Refet Paşa yurdun en ücra köşelerinden bile orduya asker topluyordu. Halk, minarelerden askere yazılmaya çağrılıyordu. Orduya katılmak isteyenler çoğu kez haydutların kasıp kavurduğu yerlerden geçerek, yüzlerce kilometre yaya yürümek zorundaydılar. Geldikleri zaman da kendilerine verilecek silah bulunmadığı olurdu. Bu erlere, cepheye giderken, düşmandan başka, yaralı ve ölülerin silahlarını almaları söylenirdi. Bu arada kaçanlar yakalanıp şiddetli cezalara çarptırılıyor, silah altına yeni sınıflar alınıyor; Adana bölgesinden, Doğu illerinden, Karadeniz’den ve daha başka uzak yerlerden takviyeler getiriliyordu.”

Türklerin kendilerini bekleyen önemli savaşa hazırlanmak için ancak üç hafta kadar vakitleri vardı. Ankara, bu haftaları endişe içinde geçirdi. Sivillerin morali adamakıllı çökmüştü. Varlıklı eşraf ve tüccarlar, yanlarına ailelerini ve servetlerini alarak Kayseri’ye göçtüler. Daha başka kimseler de göç hazırlığına girişti, hatta resmî görevli olanlar bile. Şehir, asker kaçaklarıyla, boş gezenlerle dolmuştu; Yunanlıların çok yakına geldikleri söyleniyordu; kimsede güven kalmamıştı. Kadınlar, çarşafları sırtlarında, yola çıkmaya hazır, sabırla bekliyorlardı. Evlerini, barklarını bırakıp göç etmek zorunda kalacaklar mıydı acaba?”

*4. MECLİS GÜCÜNDE BAŞKOMUTAN

Mustafa Kemal Paşa, ordu, Sakarya’ya doğru çekilirken bunu hezimetin bir delili sayan bazı muhalif milletvekillerinin fırtınalar koparttığı Ankara’da, Büyük Millet Meclisi’nin bütün yetkileriyle birlikte kendisini Başkomutan olarak görevlendirmesini istiyordu. Nihayet uzun ve şiddetli tartışmaların ardından Meclis, O’nun üç aylığına başkomutan olarak çalışmasını kabul etmişti.

Lord Kinross, Mustafa Kemal Paşa’nın isteğinin Meclis tarafından kabulünü gerçekçi bir şekilde yorumlamaktadır:

Mustafa Kemal’in beklediği ‘manevi sarsıntı’ şimdi olanca gücüyle üzerine çökmüştü. Meclis, bu felaket karşısında dehşete kapılmıştı. Mebuslar bir yandan da Mustafa Kemal’in, Başkomutanlığı kendi üzerine almasını istiyorlardı. Bunlardan birtakımı, ordunun uğradığı yenilginin bir daha düzelemeyeceğini ve milliyetçi ülkünün büsbütün çöktüğünü sanıyor ve bunun sorumluluğunu Mustafa Kemal’in sırtına yüklemek istiyorlardı. Daha dürüst ve daha az kötümser olanlar ise O’nun hâlâ durumu düzeltebileceğine inanıyorlardı. Daha başkaları da, bundan sonraki bir çekilmeye Mustafa Kemal bizzat karışmış olursa bunun millî amacı kökünden sarsacağını ileri sürerek, Başkomutanlığa atanmasına karşı geliyorlardı. O, en son başvurulacak bir kaynak olarak, bir yanda durmalıydı. Buna da henüz sıra gelmemişti.”

“Hayatın garip bir cilvesi olarak, bu buhran sırasında Mustafa Kemal ilk kez bütün Meclis’in desteğini elde etti. Dostları kendisiyle birlikte oldukları, düşmanları da O’na karşı oldukları için… Başkomutanlığa atanacağı anlaşılıyordu.(..)”