• 18.12.2020 00:00
  • (463)

  Türk Silahlı Kuvvetleri’nde bir dönemin efsane komutanlarından… Emekli Albay Tahsin Ataizi… Aslında emekliliği sadece kağıt üzerinde. Köşeye çekilip “Bana ne” demeyenlerden… Ülkesi için düşünüyor, ülkesi için yazıyor çiziyor… Kaleme aldıklarını da ara sıra  gönderir, üzerinde tartışır, konuşuruz. Ancak, dün bana gönderdiği makalesini sizlere duyurmazsam sadece Tahsin Ataizi’ne değil, ülkesi, vatanı, milleti, devleti için çırpınan herkese haksızlık etmiş olurum. Bu vebalin altında da kalmak istemem doğrusu!..

“Asker Gözüyle Kanal İstanbul” başlıklı makalesine Tahsin Ataizi, “Komutanlarımla  yaptığım istişare  neticesini, aktarılan görüşleri kamuoyunun bilgilerine sunuyorum” diyerek başlıyor. Yerimizin yettiği ölçüden makaleden bazı çarpıcı bölümleri dikkatinize sunalım;

-KANAL  İSTANBUL’UN  MAHZURLARI:

Askeri Açıdan:

a. İstanbul ilinin, Trakya’da- Rumeli yarımadasında- kalan kısmı Kanal ile kesilmek suretiyle yarımadadan adaya dönüşecek ve bununla beraber Trakya’dan kopacaktır. Ada ile Trakya’nın bağlantısı için Kanal üzerinde 7 adet köprü tesisi öngörülüyorsa da bu yöntem:

  1. Karayolu,
  2. Demiryolu ulaşımı için yeterli olmayacak,
  3. Ayrıca Kanal’dan gemi geçişleri esnasında köprülerin açık bulundurulması gerekecektir.

a. Bu husus Trakya’ya veya Trakya’dan kuvvet kaydırmalarını ve buralardaki birliklerin lojistik desteğini olumsuz yönde etkileyecektir.

b. Kanal’dan geçerek Karadeniz’e giren sahildar olmayan ülke savaş gemilerinin Montrö’yü ihlal eden eylemlerinin hesabı Türkiye’den sorulacaktır.

★★★

Siyasi Açıdan:

Kanal ile bölünerek Trakya’dan koparılacak ve ada konumuna dönüştürülecek alanda “Tarihi Yarımada” İstanbul’un ilk kurulduğu  yer, burada da Hristiyan Ortodoks mezhebinin kalpgahı “Patrikhane” bulunmaktadır.

Patrikhane’nin konuşlu olduğu Fener/Balat ve civarının restorasyonu için AB yıllardan beri “Kültür Varlıklarının Korunması” yaklaşımı içinde bölgeye finans desteği sağlamaktadır.

Bu gayretler, İtalya’daki Katolik Vatikan Devleti benzerinin Türkiye’de Ortodoks  bir ekümenik devletin kurulmasına hazırlık olarak değerlendirilirse yanlış olmaz.

★★★

Coğrafi, Tarımsal ve Ticari Değerler Açısından:

a. Terkos Gölü ve Sazlıdere başta olmak üzere İstanbul’u besleyen su kaynakları bu vasıflarını kaybedecek, artan nüfusla daha da artacak su ihtiyacının karşılanması zora girecektir.

b. Binlerce dönüm tarım arazisi elden çıkacaktır.

c. Büyük oranda orman arazisi ve yaklaşık 2000 hektar çayır-mezra yok olacaktır.

ç. Dünyanın sayılı lagünlerinden biri olan ve en önemli arkeolojik keşiflerin ilk 10 listesine girmiş olan (2009 yılında) Küçükçekmece Lagünü yok olacaktır.

Lagünden 10 km boyu 25 m. Derinliği ile toplam 115 milyon m3’lük dip çamuru kazıyarak çıkartılacak ve Kanal’ın kendi toprağı ile birlikte ada yapımı maksadıyla Marmara Denizi’ne dökülecektir.

Karadeniz, Marmara Denizi’nden 60-100 cm  daha yüksek olduğundan Kanal’dan sadece Karadeniz-Marmara Denizi istikametinde akıntı olacak (İstanbul Boğazı’nın altında Maramara Denizi- Karadeniz istikametindeki akıntı olmayacak). Lagündeki dip çamurunun Marmara’ya taşınması da bu akıntı ile olacaktır.

Bu çamurda Tuna Nehri’nin tüm Avrupa’dan getirdiği Mg., Cr., Mn., Fe.,Zn.,ve Cu gibi metalleri bir daha geri dönmemek üzere Marmara’ya aktaracaktır.

d. Kanal’da oluşacak akıntı lagünün kalan dip çamurunu da kazıyarak Marmara Denizi’ne taşıyacaktır. Kıyılar giderek aşınacak göçükler oluşacaktır.

e. Bölgede yaşayan ve geçimlerini tarım, hayvancılık, balıkçılık, ormancılık ile sağlayan insanların geçim kaynakları ellerinden alınacaktır.

f. ÇED Raporu’na göre Karadeniz’den Küçükçekmece Lagünü’ne kadar olan Kanal için 1.5 milyar m3 toprak kazılacaktır. (Ağırlığı ise 2.55 milyar ton)

Proje süresi 5 yıl hafriyatın taşınma süresi 4 yıl olarak belirlenmiş. Bunu taşıyacak araçların azami kapasitesi 27 ton, azami uzunluğu 18.75 m olabileceğine göre bir saatte 2695 aracın yüklenmesi gerekecek, bunun da trafikte oluşturacak araç kuyruğu 50 km olacaktır.

★★★

Gemi Geçişleri Açısından:

a. Deniz Ticareti Genel Müdürlüğü İstanbul Boğazı Gemi Geçiş İstatikleri verilerine göre Boğaz’da –ÇED Başvuru Dosyasında iddia edildiği gibi yıllara göre bir artış değil- tam tersine özellikle son 10 yılda kayda değer bir azalış (% 22,46) gözlenmektedir. ( Bununla birlikte gemi büyüklüğü ve yük miktarı artmaktadır.)

Ancak yeni petrol boru hatları yapıldıkça, yenilenebilir enerjiye geçildikçe ve de hali hazırda Rusya’nın deniz yoluyla gerçekleştirdiği  petrol ihracatının çıkış noktasını Baltık Denizi’ne kaydırmakta olması nedeniyle  Boğaz’dan geçecek gemi miktarının azalması beklenmektedir.

★★★

SONUÇ:

Dünyanın ve dolayısıyla Türkiye’nin de virüs salgını kapsamında diğer bir çok alanda olduğu gibi özellikle ekonomik alanda büyük sıkıntılar çektiği ve ayrıca büyük İstanbul depreminin olduğu bir dönemde –şimdilik olarak- maliyeti 75 Milyar $ olarak açıklanan dış güç kurgulu bu ütopyadan Türkiye’nin bir an önce vazgeçmesi ve bunu tüm dünyaya beyan etmesi gerekmektedir.

Bugün (17 Kasım 2020) Çevre ve Şehircilik  Bakanı, Kanal’ın “Yap, İşlet, Devret Modeli”yle  yapılacağını bildirmiş -devlete maddi bir yük getirmeyeceğini kastederek- olmasına rağmen bu  modelle yapılmış yol, köprü, tünel, hastane, havaalanı vb. nin hazineye getirdiği inanılmaz yük herkesin malumlarıdır.

Bu nedenle devlet buraya harcayacağı parayla salgının yaralarını sarsa  ve de deprem öncesi tüm İstanbul’da  kentsel dönüşümü tamamlasa ülkeye ve vatandaşa en büyük hizmeti yapmış olur ki anılan Kanal maliyeti tutarı bu iki büyük ihtiyacı fazlasıyla karşılayacak miktardadır.

Bu arada; beklenen büyük İstanbul depreminin şiddetinin 7.1 ile 7.4 arasında olacağı ve olası şiddete göre de İstanbul’daki binaların %25 ile % 43’ünün  yıkılacağı bununla bağlantılı olarak Kanal İstanbul’un yatağının kazılması esnasında yapılacak yeraltı tahriplerinin:

– Deprem fay hatlarını daha erken ve daha şiddetli olarak harekete geçireceğini,

– Yeraltı sularının kaybolmasına ve/veya kalitelerinin bozulmasına neden olacağı, ehil ve yetkili nice bilim insanları sürekli gündeme getirmektedir.

Başkasının heves ve menfaatine alet olmak yerine aklın ve bilimin sesine kulak vererek ülke ve vatandaşın sağlık ve refahını düşünmek bir insanlık gereği ve görevidir.